“Tanrıyı anlamak için bir mikro organizma kadar küçüldüm”

Metin ATLAN – 

Yayın kurulundan dostum Tevfik Usluoğlu, ASİ-DER’in amaç ve faaliyetlerini anlatan bir değerlendirme yazısı yazmamı istedi, verilen görevi layıkıyla yerine getirmeye çalışacağım.

Geçmişte iyiyi arayıp bulmaya çalışan bütün yürekli insanlar gibi, iyi olana erişmek amacıyla bir avuç insan,2002 yılının son ayında bir araya gelerek ASİ-DER Derneğini kurdu. İnsanlar bir işe giriştiklerinde yapıkları şeyden ziyade, ulaşmaya çalıştıkları şeyi arzu ederler. Hamal küfenin altına girmekten değil, kazanacağı parayı düşünmekten zevk alır. Hasta, ameliyat masasına yatmaktan değil, masadan sağaltılmış olarak kalkma düşüncesinden zevk alır. Haz veren her sonuç, mutlaka zahmetli bir yoldan geçer.  ASİ-DER’i oluşturan arkadaşlar da karşılaşacakları güçlükleri göze alarak, kendilerine verilen terbiye çerçevesinde Antakya kültürünü İstanbul gibi bir metropolde yaşatma zevk ve arzusuyla yola çıktılar. Bu kültürü yaşamak ve yaşatmak elzem mi idi? Kültür odaklı bir yapılanma toplumun ve bireyin sorunlarını çözmek ve insanı mutlu kılmak için kâfi mi idi? Kültürün ayıklanmaya muhtaç tarafları var mıydı? Varsa bunları kim, hangi kriterlere göre yapacaktı?

İstanbul gibi bir metropolde bu kültürün mensubu dostlara ulaşmak, yerlerini tespit etmek, onlarla diyalog kurmak, güven aşılamak bile bir başına meşakkatli idi; temel sorunlardan bir tanesi olan ekonomik sorunları çözme güçlüğü bir diğer meşakkatli iş idi. Siyasi bilgi ve bilinci yüksek olan bir topluma, bu oluşumun siyaset üstü bir yapı olduğuna inandırmak bir hayli zor olmuştur. Siyasetin yatak odasına kadar girdiği bir dönemde, siyaset üstü dernek kurmak da ne demek!?şeklinde kızgınlıkla karışık bir soru sorulabilir elbette. Bu soruya hoş görü ile karışık verilecek cevap ancak tecrübe ille elde edilebilmişti. Zira, Antakya insanı demek yeryüzündeki bilumum siyasi çeşitlilik demekti; Antakya insanı demek her türlü din, mezhep, milliyet, inanç demekti; Antakya insanı demek insanlık mirası demekti. Bu nedenle siyaset üstü bir şemsiye, bir sevgi şemsiyesi şart idi. İşte bu şemsiyeyi taşıyan kurucular, gözlerini kapattılar ve benliklerine, yüreklerinin tâ derinliklerine indiler. Ortak bir seyahate çıkmışçasına her biri, içe döndüğünde aynı şeyleri gördüğünü hissediyordu. Gözlerini açtıklarında, aynı şeyleri, bilgiyi, iyiliği ve açık yürekliliği gördüklerini fark ettiler. Daha o anda aralarında bir sinerji oluştu. Ahengi, ritmi ve ölçüyü yani uyumu yakalamışlardı. Tam da çocukken kendilerine öğretildiği gibi: “insana, sırf insan olduğu için saygı duy”. İşte, muhtelif platformlarda sıklıkla dile getirilen “Ermeni’si, Arap’ı, Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i, Süryani’si, Alevi’si, Sünni’si, Hıristyan’ı, Yahudi’si, Ateist’i….ile birlikte biz insanız” kavramının en güzel örneğini veren Antakya kültürü, onlara insanı sırf insan olduğu için sevip saymak gerektiği iç güdüsü onları sıkı sıkıya birleştirmişti. Yüreklerine kazınan bu duygunun iyi olduğunu biliyorlardı, ahenk içinde çalışmanın mütemadiyen iyilik üreteceği konusunda ise hem fikir idiler. Hırs yok, bencillik yok, kişisel menfaat yok, köylü kurnazlığı yok, diğer bir deyişle cehalete yer yoktu. Yasal zorunluluk gereği bir başkan ve yöneticiler seçseler de aslında bütün üyelerin başkan sıfatını haiz olduğunu deklare ettiler. Hırs, bencillik, kötü, haset ve fesat ebediyete kadar mahkûm edilmişti. Kalpleri, iyi bir şey yaptıklarını kulaklarına fısıldıyordu. İyilik ve hoşgörüyü amaçlayan bir Algoritma oluşmuştu. Açık yüreklilik güveni; güven özgürce düşünmeyi, özgürce düşünme mutluluğu; mutluluk daha çok çalışmayı tetikliyordu. Kimisi evindeki eşyayı bağışladı, kimisi evine götüreceği aş’ı. Kimisi emeğini, kimisi sevgisini kattı. Ortada kocaman bir kişilik vardı: ASİ-DER.

Henüz dernek merkezinin kirasını ödemekte zorlanırken burs vermeye başladılar.  Doğal yeteneklere sahip dostlar, büyük bir heyecanla yeteneklerini ortaya koymaya başlamıştı. Arapça müzik atölyesi kuruldu. Hem yitirmek üzere oldukları Arapça diline kavuşmuş olmak hem de o muhteşem Arap müziğinin tadına varmanın hazını yaşıyorlardı. Arapça müzik atölyesi o kadar yetkinleşti ki, ilerici-devrimci STK’ların düzenledikleri etkinliklerde profesyonel sanatçılarla aynı sahneyi paylaşmaya başlamıştı bile. Atölye, geleneksel hale gelen gecelerde vazgeçilmez icraatçılar arasında yerini aldı. Asıl önemli olanı Arap müzik atölyesi önderleri, arşiv çalışması yapıyor, yanlış telaffuzları tashih ediyor, eserin doğru biçimde söylenmesini sağlıyordu. Yani bilimsel bir çalışma yapıyordu. Arapça müzik atölyesine gelip de fayda görmeyen kalmamıştı. Daha da önemlisi atölye çalışanları arasında özel bir bağ oluşmuştu. Fırsat buldukça farklı mekanlarda bir araya geliyorlardı, kahvaltılarda buluşuyor, ev ziyaretleri gerçekleştiriyorlardı. Böylece dostluk bağları kuvvetleniyordu. Arapça kurslarını Suriye’de iyi bir dil eğitimi almış, Arapçaya hâkim değerli dostlar veriyordu. Ana dillerini yeniden keşfeder gibiydiler. Bu kurslar çarpık bir Türkçe ya da çarpık bir Arapça konuşmalarını engelliyordu. Kavramların özüne inmeye, anlayarak öğrenmeye başlamışlardı. İstanbul’da bu tür çalışmalar   yapılırken, Antakya’daki gençlerin dil konusundaki hali içler acısıydı. Asimilasyonun cenderesinde sıkışmış çocuklarımız ne Arapça ne de Türkçe konuşuyordu. İkisinin karışımı yeni bir dil oluşmuştu. Üstelik kavramlar yerli yerinde değil, anlamından kopuk, şuursuzca kullanılıyordu. Pek doğal olarak, o muhteşem cevherlere sahip çocuklarımız kendilerini ifade edemedikleri için kendilerini eksik hissediyor, mutsuz oluyorlardı. İnsanı insan yapan en önemli araç dil’dir. İfade özgürlüğü evrensel, devredilmez ve insanın doğuştan beraberinde getirdiği bir haktır. Bu hak ise en iyi şekilde ana dil ile kullanılabilir. Bir diğer söyleyişle ana dili yasaklanan, engellenen ya da herhangi bir şekilde asimile edilen bir kişinin öz varlığı iğdiş edilmiş demektir. Bu temel çıkarımdan, kişinin başka diller öğrenip o dillerde kendini ifade etmesinin yanlış olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Eğer gerçekten insanlığa yararlı bir şey yapılmak isteniyorsa, asimilasyona kat’i surette son vermeli ve ana dilin önündeki bütün engeller kaldırılmalı, ana dilin gelişmesi için bütün imkanlar seferber edilmelidir. Zira bir insanın zihninde oluşan düşünce ve hissiyat, en kaliteli şekilde ancak ve ancak ana dili ile yansıtılabilir. İnsanlığa, ülkeye, topluma, bir gruba veya bir aileye iyilik adına muamele edecek kişileri önceden belirleme salahiyeti kimsenin tekelinde olamayacağı için, herkesin en iyi şekilde kendini ifade etme hakkını sınırsızca tanımak aklı selim insanların davranış şeklidir. Arapça müzik atölyesi çalışanları bu bilinçle çalışıyordu. Diğer yandan Arapça kursu öğretmeni büyük bir fedakarlıkla bilgisini öğrencilerine aktarıyordu. Arapça tiyatro grubu(Mesreh el 3ase) emekçileri muhteşem bir uyum ve istekle çalışıyordu. Mesreh el 3ase tiyatro grubu, sergilediği oyunlarla hayatın gerçekliklerini büyük bir mizah ile anlatıyordu.

 Dini ve resmi bayramlarda dostlar bir araya geliyor, ortak türkülerini söylüyorlardı. Şiir dinletilerinde şairlerimiz kalplere dokunuyordu. Geleneksel hale gelen Hrıse etkinliği için bir gün öncesinden başlayan hazırlıklar dostları kaynaştırdığı gibi imece bilincini geliştiriyordu, tıpkı eskisi gibi. Etkinliklerde yer alanların kendine olan inanç ve güvenleri pekişiyor, sosyal ilişki kurma kabiliyeti artıyordu. Kısacası, insani değerleri tar-u mar eden kent kültürüne karşı insani değerler yeniden parlatılıyordu. Kiminin anlatacak bir hikayesi, kiminin söyleyecek bir sözü, kiminin okuyacak bir türküsü, kiminin ise yapacak bir esprisi mutlaka oluyordu. İşte, sevabıyla günahıyla koca bir on beş sene! İnsan hayatı bir kar tanesi gibidir, yere temas eder etmez eriyiverir. Bütün ömrü, bulut kitlesinden kopup yere varana kadarki hava yolculuğudur. Yere düşerken de tarihe not düşmek, iz bırakmak ister. Yere düşer hepsi, bila istisna. Âmâ nereye, nasıl düşeceğini ekseriyetle dış etkenler belirler. Kimisi ile hayatlar sulanır, kimisi ise düştüğünde çamura bulanır. Oysa cümlesi, pür-ü pak kopmuştur ana kitleden.

 “Hayatın gerçeklikleri karşısında, böylesi soyut ve çocukları dahi ikna etmeye yetmeyen bu kavramlar, on yıllardır kulaklarımızda çınlayıp durmaktan başka bir işe yaramamıştır” dediğinizi duyar gibiyim. Evet teknolojinin epey ilerlediği bir dönemde yaşıyoruz. Ve biz insanlar, evrensel değerleri hoyratça tüketmekte yüksek bir merhaleye ulaşmış bulunmaktayız. Önce kavramları ve bu kavramların özlerini tükettik, sonra bu kavramlara ve özlerine olan inancımızı yitirdik, her konuda kendimizi uzman zannettik, milyonlarca yıllık insan birikiminden süzülüp gelen kelimelere burun kıvırıp çoktan tüketilmiş metalar olduklarını düşünerek kulak ardı ettik. Zira, bize dayatılan kapitalist kültür her şeyi tüketmemizi salık vermişti. Yeni olmayan her şeyi ama her şeyi, kelimeleri bile elimizin tersiyle ittik. Modası geçmiş diye bu kelimeleri kullanmamaya başladık, içini boşalttık, üzerinde düşünmemeye başladık, nihayetinde “ne önemi var ki,biz birbirimize anlatmak istediğimizi kısa mesajlarla,emoji ile anlatıyoruz” diyerek kendimizi kandırdık. Nihayetinde “hafriyat”a “harfiyat” demeye başladık. “Sağol” yerine “saul”; “mağfiret” yerine “mafiret” demeye başladık ve kelimelere horon teptiren şaşkaloz bir yığın oluverdik. Oysa ki mâna, düşünen insanın işidir. Ve düşünen insan kelimenin özüne inebilen insandır. Kelimenin özüne inen ise kendi özüne inebilendir. Kendi özüne inebilen insan kendini bilen insandır. Kendini bilen ise, neyi bilip neyi bilmediğini bilip, söyleme erdemine ulaşabilen insandır. İşte hakikati kavramanın değişmez yolu. Bu yol insanlık tarihinin başlangıcında da aynıydı, tarih sona erene kadar da aynı kalacaktır. Ve bu yol İyi’dir. Bu nedenle güzel ve ahenklidir. Doğadaki her şey bir ahenk içinde oluştuğuna göre, bu ahengi bozmak kötü’dür. İyi olmanın aksi bilgisizliktir. Bilgisizlik hakikat’ten uzaklaşmadır. Bilinçli olarak hakikat’ten uzaklaşmak yalan söylemektir. Yalan söylemek bireyler arasındaki güven ilişkisini sarsar. Birbirine güvenmeyen bireyler birbirlerine karşı her türlü hile ve desiseye başvurabilir. Hile ve desiseler bireyler arasında ruhi sıkıntılara ve huzursuzluğa neden olur. Oysa insan, ancak insanla Kaim’dir. Yani insan toplumsal bir varlıktır. Bu özelliği onun tabiatı gereğidir. İnsanı ayrıştırıp karşı karşıya getiren hiçbir ideoloji, nihayetinde, insanın bu özelliği ile bağdaşmaz. Göksel veya yersel nedenlerle, yeryüzündeki bütün insanların, hiçbir yapay ayırım olmaksızın birleşecekleri muhakkaktır. Aklı ergin bütün toplum ya da topluluklar bu tıynete sahiptir. Bu yüzden dünya, Antakya’daki minyatür kültüre akmak zorundadır.

Saygı ve selamlar.

İlgili Yazılar

Bir yorum bırakın