Tevfik USLUOĞLU –

Giriş:

Bir çok farklı halkın yurdu olmuş, bunların her birinin kültür zenginliğine katkı sağladığı,  tarihe tanıklık etmiş, tarih üreten bir kent olan Antakya ve civarına, “Ermenilerin yerleşmesi,  MÖ.83-64 yılları arasında Antakya bölgesini elinde tutan büyük Dikran sayesinde olduğu kabul edilir”(Köker,2014:12). Birçok kaynak bu bilgiyi doğrulamaktadır.

Ermenilerin tarihi ana yurtlarının dışındaki topraklarda devlet kurmaları ve doğrudan deniz bağlantısına ulaşmaları kuşkusuz bölgenin ticaret yolları üzerinde olması ile ilgilidir. Nitekim bölgede Arap etkisinin artığı dönemde Ermeni etkisi gerilemiş,  tersi durumda da Arap etkisi azalmıştır. Bunun en iyi örneği Haçlı dönemidir. Uzun dönem Antakya Ermeni Prensler tarafından yönetildi. Hatta Haçlı prensliği dönemindeki kralların önemli bir kısmı Ermeni idi. Yönetim kademesindeki Ermeni etkisi Arap egemenliği dönemi ve 13. yy da Memlükler’in bölgeyi ele geçirmesi sonrası dışında hep etkin olmuşlardır. Nitekim bölgenin Haçlılar elinde uzun süre kalması da Ermeni etkisiyle ilgilidir”(bknz. Bournoutian, 2011: 105-114).

Ermeni Meselesinin ortaya Çıkışı:

                Ermenilerin 2000 yılık Trans-Kafkasya’da ve 1000 yıl üzerindeki Anadolu’da ki yaşattıkları kültürleriyle özellikle de din ve dil unsurlarıyla belirlenen yaşamları 1840 yılları sonrasında başlayan sorunlar ile büyük felaketin yaşanması sonucunda yok oluş noktasına gelmişlerdir. Özellikle “Van ve Muş taraflarında, boş arazilere aşiretlerin yerleştirilmeye başlanması” (Hurşid, 1987: 232-233) ardından, Doğu, Orta ve Güney Anadolu’ya (Haymana, Toroslar, Çukurova)  bu yerleşim ve iskânların uygulanması” (Halaçoğlu, 1973: 20) Ermeniler açısından sorunun başlangıcı olmuştur. “Ermeni meselesinin ortaya çıkışı,  Osmanlı- Rus nüfus rekabeti ile yakından ilgilidir. 1783’ten itibaren Kırım meselesi ile birlikte başlayan süreç” (bknz. Saydam, 1997:36-41) 1829 Edirne Anlaşması sonucunda “Çerkesya’nın Rus Çarlığının denetimine girmesi ile büyük oranda Ermenilerin aleyhine sürecin adım adım oluştuğu görülecektir” (Bilge, 2005:190-193).

 19.yy da  Ermenilerin Toroslardaki üstünlüğüne son vermek olarak yorumlanan ve Babıali’nin Çerkez yerleşimini başlatması bölgede Ermeni isyan hareketlerinin  tetikleyicisi olmuştur” ( bknz.Adanır ve  Özel,2015: 19-20). Bu süreç bir tür “Ermeni konfederasyonu olarak kabul edilebilecek Toroslardaki birçok köy ve kasabanın yok olmasını, bir dizi katliamın yaşanmasını; Ermenilerin sivil yurtseverlikten etnik milliyetçiliğe dönüşümünü ve batı himayesini talep etmesine kadar uzanmıştır. “Şark Buhranı” olarak adlandırılan (1875-1878)  sürecin “Yeni Osmanlı” diye beliren muhalefet, ardından “Ermeni köylüyü Kürt aşiretlerinin sistematik olarak ezme çabaları” (aktr. Adanır ve Özen,2015: 20-21-30).

Bir diğer büyük mesele, egemen anlatıda görünmeyen ve bir katliam olarak kabul edilebilecek ve “1891’den önce Vilayet-ı Site’deki şiddetten, Hamidiye alaylarından çok önce Müslüman ahalinin Ermenilere karşı gerçekleştirdiği toplu cinayetler ve mülklere el koyma operasyonudur” ( Gürbüzel, 2008:86).  Nitekim bu gelişmeler, bu coğrafyanın bir tür “etnisite mühendisliğinin” ortaya çıkışına şahit olunmasını getirecekti.

 Jön Türkler, İttihat Terakki Dikta Rejimi, Abdülhamid,  Hamidiye Alayları, 93 harbi olarak geçen savaş neticesinde, Rus ordularını Ayestefanos’a (bugünkü Yeşilköy) kadar gelmiş olmaları ve Vilayet-i Sitte (altı vilayet) olarak tanımlanacak olan yerlerde reform sözünün şart konmuş olması aslında daha da saldırıları artırmış ve Ermenilerin birçok alanda yok oluşunu getirmiştir. Özelliklede baskıların sürekliliği ile  “Ermeni ihtidaları (din değiştirme/ Müslümanlaşma)  olmuştur” (bknz. Adanır ve Özel,2015: 100-103) ve 24 Nisan 1915 tarihinde ortaya çıkan “tehcir kanunu” kapsamında İttihatçıların sonsuz bir hareket özgürlüğü içinde gerçekleşen “soykırım”.

1920 – 1939 Liwa İskenderun Sancağı ve Ermeni Meselesi:

İskenderun Sancağı Temmuz 1939’a kadar Suriye’nin kuzeybatısına ait bir toprak parçasıydı. “Yüz ölçümü 4806 km² ve 240.000 nüfusu vardı. Suriye ( Diyar-ı Şam) Osmanlı hükmü altında yaklaşık 400 yıl kalmıştır. Fransa’nın 30 Kasım 1918’de Mondros Mütarekesi’nden sonra bölgeyi istila etmesiyle Osmanlı’nın egemenliği son bulur. Fransa Liwa’yı ilkin özerk bölgeye dönüştürür. Sonra İskenderun, Harim, Antakya ve Belen, Suveydiye, Kuseyr ve Rayhaniye nahiyeleri’ni de kapsayan genişletilmiş idari birlik oluşturur. Liwa’nın özerkleştirilmesi siyasi, iktisadi veya coğrafik nedenlerin oluşturduğu bir sonuç değildi. Tam anlamıyla böl yönet politikasının bir sonucuydu” (Bayramıyan, 1989:26).

Bu yöntemle Fransa uzun vadede Suriye üzerinde egemenlik ve sömürgecilik politikalarını garanti altına almaya çalışıyordu. “Batı ve bazı Arap gericileri Fransa’nın sömürgeciliğini ulusal azınlıkların kültürel, etnik, dinsel haklarını koruma adı altında meşrulaştırıyorlardı. Fransa siyasi ve diplomatik çalışmalarını bu çerçeve altında yürütüyordu. 25 Nisan 1920 San Remo Konferansı’nda Suriye ve Lübnan, Fransa’nın mandalığına verildi. Suriye ve Lübnan’ın sömürge valisi, Liva’nın özerk yönetime tabi olmasını 27 Aralık 1918’de Fransa’nın savaş bakanlığının kararı olduğunu açıklamıştır. Keza 9 Mart 1921 Londra Türkiye -Fransa anlaşmanın yapıldığı gün Türkiye, Fransa’dan, bölgenin çok etnili yapısından kaynaklı özel bir idari yapının oluşturulması talebinde bulunduğunu ifade etmiştir. 8 Ağustos 1921’de sömürge valisinin emriyle anlaşma fiilen yürürlüğe girmiştir. 20 Ekim Türkiye-Fransa Anlaşması´nda yeni kararlar alınarak sancağın kaderi adım adım çizilmiştir” (El-Zerka, 1993:275). Bu süreç bir sürü çelişki, anlaşma, göç ve mücadelenin ortaya çıkmasını getirmiştir. Ermeniler açısından ise bir tür ikinci trajedinin oluşmasına sebep olmuştur. Ermeniler, Liwa’nın Türkiye ilhakına karşı ciddi bir direnme gerçekleştirmişlerdir.

            Ermeniler birçok kaynakta Liwa nüfus oranının %13 ‘ünü oluşturdukları ifade edilmektedir. Nitekim  “Suriye’nin resmi basını: 1936’da Liwa sorunu kapsamında Arap ve Türk nüfus oranlarını tespit edilmesi gerekçesiyle yapılan araştırma sonuçlarına göre Ermeni nüfusu resmi olarak 29 bin olarak aktarılmıştır” ( El Zerka: 1993: 287). Fakat “1909’da Ermeni Patrikhanesinin kaynaklarına göre,  Ermenilerin Liwa’daki nüfusu 43 bin kişidir. Bölgedeki dağılım ise şöyledir: 1915 Musa Dağı köyleri 6311 kişi (Ermeniler hakkında “tehcir” kararı alındığı zaman Musadağ’da bulunan altı Ermeni köyünün ileri gelenleri köylerini terk etmeme kararı alır. Ancak Kabusiye (Kapısuyu) köylüleri bu kararın dışında kalarak, Suriye’nin İdlip iline bağlı Derzur’a[1] yerleşirler. Geriye kalanlar,  Musa Dağı’na çıkarak burada 40 gün[2] sürgüne direnir. 40 günün sonunda ise sahildeki Fransız gemileri Musa Dağı’nda barınan 5 bin  kişiyi alarak Mısır’a, Port Sait Limanı’na götürür. 4 yıl buralarda çadırlarda yaşayan Ermeniler, savaşın bitmesiyle birlikte Liva İskenderun’a döner. ) Kesab ve civarı 8-10 bin kişi, 1915’te Anadolu’nun farklı yerlerinde yaşayan katliamdan sonra 1915-1923 sürecinde 10-12 bin Ermeni’nin Liwa’ya göç etmiştir. 1937’de Kırıkhan’ın nüfusu 4388 İskenderun’da 8227, Reyhanlı, Heyaşin, Feraşin ve Karasu köylerinin nüfus oranı böylece 3000 ‘e yükseldi” (Bayramiyan, 1989:28).  Tüm bu nüfus dinamikleri bölgenin siyasi işleyiş dengesini de doğal olarak şekillendirmekte idi. Örneğin, bölgedeki siyasi çevrelerin dokusu ve çalışmalarını Milletler Cemiyeti şu şeklide belirtmiştir: “Usbatu ul-Amal al- Kavmi (Ulusal İş Cemiyeti),  Al-Cabha Al- Kavmiyye (Ulusal Cephe), Halkevi,  Hizb ül-Şui al-Süri Firka al-Liwa (Suriye Komünist Partisi- Liwa Grubu),  Cemiye al-Liwa (Liwa Cemiyeti), Ermeni Hınçak Sosyalist Partisi,  Ermeni Liberal Ramkafor (özgürlükçü) Partisi” (akt. El-Zerka, 1993:247)

            “Ulusal İş Cemiyeti,  başta Alevileri, mutedil Sünnileri ve Hıristiyan Arapları kapsıyordu.  Liwa’da etkin bir nüfuza sahipti.  Başta İskenderun, Samandağ ve Arapların olduğu tüm alanlarda uzantıları vardı.  Bu cemiyetin mücadelesine (1930-1936 dönemini) Paris Sorbon Üniversitesi mezunu, Zeki al-Arsuzi önderlik etmiştir.  Uruba adlı gazete 1936-1938 döneminde düzenli olarak yayınlanmıştır. Gazete Suriye’nin tam bağımsızlığını ve Liwa’nın Suriye’ye katılmasını hedefliyordu. Cemiyetin önder kadrosunda Arap Müslümanlardan Zeki al-Arsuzi,  Subhi Zahhur, Muhammed Ali al- Zerka ve İbrahim Fevzi (Zeyfa),  Rum Ortodokslardan Nahle Verd, Subhi Verd,  Edib Edib, Ermenilerden Dr. Kigard Matusyan” (Bayramıyan, 1989: 57) vardı.

            “Vatan kitlesi ( Al Kütle al- Vataniyye) ise 1930’lu yıllarda Suriye’nin kurtuluş mücadelesini yürütmüştü. Tam olarak Suriye’nin büyük burjuvazisini ve feodallerini temsil ediyordu. Fakat parti Liwa sakinleri içinde çok az tabana sahipti. Liwa’da etkin olan USBA bölgedeki Arapların %80 oranında taleplerini temsil ediyordu. Çoğu yerde de USBA’nın programsal çalışmaları Al Kitla al Vatani’dan, Halep ve Şam’dan farklılık gösteriyordu”.

            Liwa Birleşik Cephesi (Cebha İttihad Al Liwai) 1937’de ağırlıkta Türk olmayan etnik grupları temsil amacı ile oluşturulmuştu. Cebha, Milletler Cemiyeti’nin 27 Mayıs 1937’de oluşturduğu yeni statüyü kabul etmiştir. Daha sonra bölge özel siyasi idareye (Entite Distincte- Ayrı Varlık)  tabi olmuştur.  Bu oluşum belirli şartlar ile Suriye sınırları dâhilindeydi. Usba, tüm Araplar, Ermeni ve bazı Türkler 1937 ve 1938 sürecinde bu cephe içinde birleşmiş ve birlikte tavır geliştirmişlerdi”( El Arsuzi, 1937:7-12).

            Ermeni örgütleri, Liwa’nın tüm bölgelerinde örgütlenmişlerdi. “Hınçak, Liwa’nın birçok bölgesinde Antakya, Kesab, İskenderun ve Musa Dağ’da”(Timuryan, 1989: 10-12) örgüt kolları oluşturmuştu.  “Devrimci Taşnak ve liberal Ramkofor’da birçok gencin katılımıyla önemli etkiye sahipti. Ermeni partiler Fransız Mandasından kurtuluş,  Liwa’nın Suriye birliği ve Suriye’nin bağımsızlığı için Halep 1936’da Suriye Ermeni Halk Cephesi’ni oluşturdular. Yine Ermeni Umumi Hayriye Cemiyeti’de tüm dünyada gençlik ve spor örgütlenmeleri ile öne çıkanlardandı.  Birçok yabancı kaynak, basın ve siyasiler Ermeni-Arap ilişkisinin detaylarını açıklamışlardır. İngiliz tarihçisi Lonegrigg Ermeni- Arap ilişkilerinin geçmişteki Ermeni-Türk ilişkilerinden çok daha metin olduğunu yazmıştır” ( akt.Timuryan, 1989: 48-52).

Tüm bu örgütlenme ve direnmeler yanı sıra,   Liwa’nın Türkiye’ye ilhakının gerçekleşmesiyle demografik açıdan ciddi bir değişikliğin yaşandığı sürece kaçınılmaz olarak girmiş ve toplu göçler olmuştur. Özellikle Arap ve Ermeni göçü yoğunlukta idi. “De Vou: el Imk ( Antakya- Reyhanlı hattı) ve el-Kuseyr (Altınözü) bölgesinde yaşayan 6 bin Arap kökenli çiftçi 8 Ağustos 1938’de İdlib ve Harim’e göç ettiler. Antakya gölünün doğusunda Arap sakinlerinin yaklaşık yarısı göç etti”( Al Asima, 1939:9).

            “Bazı aileler dışında, istinasız Ermenilerin hepsi yaklaşık 40 bin kişi göç etti.  Araplardan 20 bin kişi ve Türkler’ den bazı aileler göç etti. Göç eden Ermeni çitçiler, Suriye (Kesab, Ras el Ayn, Ayn Car’da) ve Lübnan’a (Anjar ve Beyrut/ Birj Hammud) yerleştiler” (Timuryan, 1989:144).  1939’da  Ermenilerin göçünün temel sebebi,  Liwa’nın Türkiye’ye ilhakı üzerine geçmişte yaşanan olayların tekrar edeceği korkusudur. Başta her köyde 3-4 aile kalır. Zamanla çoğu topraklarını satıp giderler. Vakıflı’da da aynı durum söz konusu. Geriye kalanlar ise Türkiye’nin tek Ermeni köyü olan Vakıflı’nın  uzun dönem sakini olurlar. 1939’da köyde kalmayı tercih eden 600 kişi ise ekonomik ve kültürel gerekçelerle göç vermeye devam eder. Köy 32 haneye kadar düşer.

            Liwa İskenderun’dan ayrılmayı tercih etmeyen Ermenilerin bir kısmı zamanla Vakıflı’ya taşınırlar. Geri kalanlar büyükşehirlere kimileri de Avrupa’ya uzanır.  Türkiye sınırlarında kalan Ermenilerden Avedis Demirciye göre: “Fransızlar yaşadığımız yerden ayrıldığında ben 25 yaşındaydım. 1939’da bana buradaki akrabalarım,  dostlarım gel Suriye’ye geçelim dediler. Ben; Köklerim burada, nasıl doğduğum yeri atalarımın ruhunun olduğu yeri terk edip müstemleke (sömürge) olan bir ülkeye gitmemi istiyorsunuz? Ben burada doğdum, burada büyüdüm. Şimdi çocuklarım ve torunlarım burada, yani benim ve senin ana yurdunda. Bunun için her zaman Rab’e şükrettim ve gitmediğim için hiç pişman olmadım” (Avedis Demirci, vefat, okur -yazar).

Sonuç:

 “Kimlik, ‘ben kimim’ sorusuna bireysel ve toplumsal verilen bilinçli bir cevap, bireyin etkileşim içinde nasıl bir sonuca ulaşılabileceğini ortaya koyar. Kimliğin kendisinin etkileşim içerisinde oluştuğu gerçeğini açıklar.   Bu kavrayış çerçevesinde tarihsel gerçekler ortaya koyularak toplumsal bilinç harekete geçirilmeli ve dinsel, kültürel ve etnik kimliğe yaklaşılmalıdır.  Bir coğrafya da yaşanan probleme de bu çerçevede yaklaşıldığında sorunlar büyük oranda aşıla bilir. Nitekim ülkemizde hala tartışma konusu olan Ermeni sorununa bu yönde bir yaklaşım geliştirildiğinde de gerçekçi sonuçlara varılacaktır. Bu çerçeve de Ermeni sorunu değerlendirildiğinde Türkiye’nin elini zayıflatan Ermeni lobisi değil;  konunun bu ülkede “bir inkârcılık zihniyetine oturtulmuş olmasıdır” denilebilir. Oysa gerçek tarih hiçbir zaman tek taraflı değildir. Bu tabu aşıldığında sorunun çözümü için iyi bir başlangıç yapılabilir. Tıpkı KKTC Eski Kültür Bakanı İsmail Bozkurt’un Kıbrıs tarihini ve Kıbrıs ta karşılıklı olarak yaşanan olaylar karşısında dediği gibi: “Belki Bir gün” tekrar insaniyetlerimizle yüzleşir ve ortak yönlerimizi hatırlayarak bir arada yaşamayı güçlendirebiliriz.

Kaynakça:

Adanır, Fikret ve Özel Oktay (2015), 1915 Siyaset, Tehcir, Soykırım, Tarih Vakfı Yurt Yay. İstanbul.

Al Asima, Suriye Cumhuriyeti Resmi Gazetesi, sayı:42, sayfa:9, Temmuz 1939. Şam.

Bournoutian, George A.  (2011) Ermeni Tarihi, Aras Yayıncılık, İstanbul,

Bilge, M.Sadık (2005),  Osmanlı Devleti ve Kafkasya: Osmanlının Varlığı Döneminde Kafkasya’nın Siyasi-Askeri Tarihi ve İdari Taksimatı (1454-1829), İstanbul,  Eren yay.

Bayramıyan, Alişan (1989), İlhakın 50. Yılı Anısına Liwa İskenderun Sorunu, Halep

El- Zerka, Muhammed Ali (1993), Tarihi el- Liwa İskenderun, 1. Cilt, Beyrut, Dar al-Uruba yay.

El- Arsuzi, Zeki. “ Ulusal Sorunumuz ve Partilerin Tavrı”, “ El Uruba Gazetesi, sayı:25-29”, sayfa:7-12. Kasım 1937, Antakya.

Gürbüzel, S. Aslıhan (2008),  Himidian Policy in Eastern Anotalia (1878-1890),  Basılmamış Yüksek lisans tezi, Ankara, Bilkent Üniversitesi

Hurşid, Mehmed (Paşa),  Seyahatname-i Hudud. Çevirimyazı (1862):  Alaattin Eser,  1997 ,Simurg yay. 1997, İstanbul.

Halaçoğlu, Yusuf , “ Fırka-i Islahiye ve Yapmış Olduğu İskan”, Tarih Dergisi, 27 (1973), s.1-20;  Hilmi Karaboran, “Fırka-i İslahiyye,  İstanbul Üniversitesi Coğrafya Enstitüsü Dergisi, 16 (1977-1978).

Köker, Osman. Antakya, İskenderun ve Musa Dağı Ermenileri, Birzamanlar Yayıncılık, İstanbul, 2014.

Timuryan, A. Göçün Ayrıntıları, cilt. 43-57, sayfa:144. 1989, Beyrut.

Saydam, Abdullah. Kırım ve Kafkas Göçleri (1856-1876), Türk Tarih Kurumu yay. Ankara, 1997.

Kaynak Kişi Listesi:

İsim:                            Öğrenim Durumu                               Bulunduğu yer                       yaşı

Avedis Demirci                       okur-yazar                               Vakıflı                                     vefat


[1]Darzur.1915 Ermeni tehciri sırasında bir güzergâh olarak kullanıldı. Derzur’da Tehcir sürecinde ölen veya öldürülenlerin anısına bir müze mevcuttu. Aynı zamanda büyük bir Ermeni kilisesi vardı. Ancak Mart 2015’te “Fetih Ordusu” (Ceyş’ul Feth:  Nusra Cephesi, Cund’ul Aksa, Liva’ul Hak,  Ceyş’ul Sunne, vs.) altında birleşen terör gurupları İdlib’i ele geçirdiklerinde Müze ve Kiliseyi yıktılar.

[2] Werfel, Franz.  Musa Dağ’da Kırk Gün, Belge yay. İstanbul 1997.  roman olarak yayınlanmış olan bu çalışma her ne kadar isimlerin değiştirilmiş ve tarihi gerçekler hikâyeleştirilmiş olsa da Ermenilerin Musa Dağ olaylarına önemli oranda tanıklık etmektedir.

Benzer Gönderiler

bir yorum bırakın