TÜRKİYE’DE ANAYASAL GELİŞİM – 2

Av. Metin ATLAN

1. sayıdaki yazımızda, Türkiye’deki anayasal gelişimi sağlayan etmenler üzerinde durmuştuk.Bu sayıda hangi yollardan geçilerek “anayasa” mefhumuna varıldığını anlatmaya çalışacağım. Anayasa durağına giden yolun başında Tanzimat döneminde çıkarılan fermanlar yer alır.Bu fermanlar Batı devletlerinde gelişen kapitalizmin Osmanlıya sirayet etmesi neticesinde doğan ihtiyaçlara cevap vermek üzere ilan edilmişlerdir.

Tanzimat öncesi dönemde,anayasadan söz etmek mümkün değildi.Padişah,Tanrının yer yüzündeki temsilcisidir ve onun iki dudağı arasından çıkan söz anayasa hükmündedir. Padişah,egemenliğini daim kılmak için üretici güç(reaya)’ün can,mal ve ırz güvenliğini sağlaması gerektiğinin bilincindedir.Ancak, Avrupa’daki gelişmeler Osmanlı İmparatorluğu’nu da etkilemiş ve hukuk düzeninde birtakım yenilikler yapılmasına sebep olmuştur.Tanzimat dönemi olarak bilinen ve birçok reform fermanının ilan edildiği bir dönem başlar.Bu fermanlardan bir tanesi de Islahat Fermanı’dır.1856’da ilan edilmiştir.1839’da tanınan hakları yetersiz bulan Batı,1856 Paris Konferansı öncesinde,Osmanlıyı Rusya’nın müdahalelerine karşı korumanın bedeli ve Avrupa Devletleri ailesine kabul etmenin şartı olarak yeni birtakım istekler ileri sürdü.Bu isteklerin hedefi Hıristiyan azınlıklara daha çok hak tanımaya yönelmişti.Bu fermanla Kur’an ve İslam’a atıflar yapmaktan uzaklaşılmış,hatta İslami kurallara aykırı esaslar kabul edilmiştir.1839’da güvence altına alınan can,mal ve ırz güvenliği ile Müslüman olmayan cemaatlerin öteden beri sahip oldukları ruhani ayrıcalıkların bir kez daha güvence altına alınması gibi üst yapıda düzenlemeler yapılması hedeflenmiş gibi görünse de,asıl amaçlanan şey alt yapıdaki düzenlemeler olmuştur.Mesela yabancı uyruklulara tasarruf-u emlak izni verilmesi,banka,ticaret ve tarım sermayesine olanak sağlanması gibi.

Tanzimat döneminde yeni yönetim usulleri benimsenmiştir.Karar alma ve yönetme kurullar eliyle yapılmaya başlanmıştır. Meclis-i Vâla-yı Ahkam-ı Adliye,Divan-ı Ahkam-ı Adliye,Şûra-yı Devlet gibi yargısal,danışsal ve yönetsel işlevleri olan birçok “meclis” kurulmuştur.Her ne kadar bu kurullara meclis dense de çağdaş parlamentodan çok farklı niteliklere sahiptirler.Bu “meclis”ler birer uzmanlık komisyonu idiler ve bu komisyonlarda yer alan görevlilerin çoğunu padişah atamakta idi. Ancak, artık padişah dışındaki kimselerin de yönetimde söz sahibi olduğu düşüncesi belirmeye başlamıştır.Batı devletlerinin de etkisiyle İslami ve örfi hukuk (teokratik) anlayışından kopuşlar başlamış ve yeni hukuk anlayışı “meşruluk” ve “kanunilik” esaslarına dayanmaya başlamıştır. Öte yandan Osmanlı İmparatorluğu hem Mehmet Ali Paşa sorununu savuşturmak hem de kalkınmanın bedeli addederek Avrupa ülkelerine yaranmaya ve içişlerine karışmasına izin vermeye başlamıştır.Özellikle İngiltere ve Fransa,hazırladıkları yasa tasarılarını imparatorluğa göndererek yasalaşmalarını sağlıyor ve imparatorluğun kaderini belirliyorlardı. Özünde bu yasalar yüzyıllardır ibad(kul-köle)olan halk açısından önemli kazanımlar sayılabilir. Mesela yargılamada keyfiliğe son verilmiş, işkence büyük ölçüde önlenmiş, tüm uyruklar arasında eşitlik sağlanmış, yargılamalar halka açık yapılmaya başlanmış, hakimlerin tarafsızlığı sağlanmış, önceleri dokunulamayan bazı eşraf ve ileri gelenler yargı önüne çıkarılmaya başlanmıştır. Ancak bütün bu gelişmeler karşısında Avrupa devletleri kendi çıkarlarını ön planda tutuyor, her fırsatta İmparatorluğun içişlerine karışıyorlardı. Öyle ki, yabancı sermayeye aracılık eden yeni bir sınıf oluşmuş idi(Levantenler). Bu sınıfın mensupları ülke ekonomisinin kumanda noktasına yerleştiler.Yabancı spekülatörler tarım kesimine girdi, Arazi Kanunnamesi bu kesimin çıkarları doğrultusunda şekillendi ve doğal olarak bu kesimin siyasi etkileri de arttı. Sonuç olarak Tanzimat, halkın yararına birtakım yenilikler getirmiş, ancak halk “Hıristiyan işi” diye bu yeniliklere çok ilgi duymamıştır; imparatorluk sınırları içinde bulunan diğer milletler bu yenilikleri çok çabuk kabullenmiş ve bağımsızlık için talepkâr olmuşlardır. Avrupa ülkeleri Osmanlının iç -işlerine daha çok burunlarını sokmaya başlamışlardır; Osmanlı İmparatorluğu yönetimi teokratik anlayıştan kopuşlar yaşamaya başlamıştır.

Tanzimat döneminde yaşanan ekonomik ve sosyal başarısızlıklar, iç karışıklık ve dış müdahaleler aydın çevrede muhalefet bilincini körüklemiştir. Genç Osmanlılar adı altında güçlü bir yapı oluşmuştur. Bunlar Tanzimat’ın getirdiği yeniliklere açık olmalarına rağmen dış müdahalelere itiraz ediyorlardı. Bu arada Osmanlıdan kopan Yunanistan, Sırbistan gibi uluslar kendi anayasalarını oluşturmuşlardı. Özellikle Yunanistan’ın geçmişten getirdiği demokrasi anlayışı Genç Osmanlıları etkisi altına almıştır. Bu süreç I.Meşrutiyet sürecidir. İlk Anayasa olarak bilinen 1876 Kanun-i Esasi 2 asker,16 sivil bürokrat (üçü Hıristiyan) ve 10 ulemadan oluşan bir komisyon tarafından hazırlanmıştır. Taslak, Avrupa ülkelerindeki anayasalardan yararlanılarak hazırlandı. Sadrazam Mithat Paşa’nın kabulünü aldıktan sonra padişah tarafından onaylanmış ve 23 Aralık 1876 yılında ilan edilmiştir.

Kanun-i Esasideki bazı hükümler:

Osmanlı devleti ülkesiyle bölünmez bir bütündür. Başkent İstanbul’dur.

Saltanat ve hilafet hakkı Osmanoğulları soyuna ve bunun en büyük evladına aittir.

Yönetim biçimi monarşidir. Yasalar, din buyruklarına aykırı olamaz.

Padişah yürütme organının başıdır. Padişah, Meclis-i Vükela(bakanlar kurulu)’yı, başkan (sadrazam) ve üyelerini kendisi seçer, atar ve gerektiğinde azleder.

Yasama Meclisi iki kanatlıdır: Heyet-i Âyan ve Heyet-i Mebusan. Heyet-i Âyan üyeleri mebusan’ın üye sayısının üçte birini aşamaz ve doğrudan padişah tarafından seçilip göreve atanırlar. Ömür boyu görevde kalırlar.

Heyet-i Mebusan üyeleri ise her ellibin erkek nüfusa bir temsilci olmak üzere dört yıl için ve seçimle işbaşına gelirler.

Padişah, Heyet-i mebusanın başkan ve iki yardımcısını, yine mebusanın aday gösterdiği üç kişiden seçer ve atar.

Görüldüğü üzere padişahın yürütme, yasama ve hatta yargı üzerinde mutlak etkisi vardır.Uyruklara tanınan hak ve özgürlüklere gelince,1876 Kanun-i Esasiye göre din ve mezhebi ne olursa olsun her Osmanlı uyruğu yasalar önünde eşittir. Herkesin kişi özgürlüğü ve dokunulmazlığı vardır. Her türlü işkence, eziyet ve angarya yasaktır. Ancak kişi özgürlüğü ve güvenliği padişaha tanınan bir anayasal hakla kökten yok edilmiştir. Buna göre padişah, “hükümetin emniyetini ihlal ettikleri bir polis soruşturması neticesinde belli olanlar”ı sürgüne yollayabilir.

Meşrutiyet ve Kanun-i Esasi padişahı tedirgin ettiği gibi eleştiriye uğrayan ilmiye sınıfı, hesap vermeye çağrılan paşalar, düzenli vergi sisteminden rahatsız olan spekülatörler, bürokrasinin kulluk anlayışına göre yetişmiş bir kesim bütün bu gelişmelerden rahatsızdı. Dışta ise Osmanlının demokratik ilerleyişinin ülkeyi bütünleştireceğini gören ve bundan rahatsızlık duyan devletler aleyhe propagandaya başlamışlardı. Zaten tedirgin olan Abdülhamit, bir darbe olasılığından korkuyordu. Bu nedenlerle Kanun-i Esaside kendisine tanınan meclisleri tatil hakkını kullandı. Bu süreç otuz yıl sürdü.

Abdülhamit rejimi baskıcı olmakla beraber, kendini ayakta tutabilmek için kurumsal modernleşmeye önem veriyordu. Bu dönmede askeri ve sivil çağdaş eğitim okulları açıldı. Bu okullarda yetişen gençler (özellikle askeri tıbbiyeliler) hücreler halinde örgütlenmeye başlamışlardı. Bu gizli örgütlenme Jön Türkler olarak anılacaktır. Jön Türkler’in tutarlı bir doktrini yoktu. Devlete zeval gelmemesi  için çalışmayı en büyük faaliyet saymıştır. Türklük ile Osmanlıcılığı sentezlemişlerdir. İktisat, ülke ekonomisi, sermaye dolaşımı gibi konular ilgi alanlarının dışında kalmıştır.

I.Meşrutiyet ile II.Meşrutiyet arasındaki zaman diliminde İttihat ve Terakki Cemiyeti çok etkili bir siyasal güç haline geldi. 1908 yılında II.Meşrutiyet ilan edildi. II.Meşrutiyet, Kanun-i Esasinin bir takım eksikliklerinin giderilerek yeniden yürürlüğe girmesidir. Buna göre yeni Kanun-i Esasi, kavim ve mezhebi ne olursa olsun herkes hak, özgürlük ve ödevler bakımından eşittir. Hiç kimse yasa buyruğu olmadan sorguya çekilemez, tutuklanamaz, hapis ya da başka bir cezaya çarptırılamaz. Olağanüstü mahkeme ya da yargı yetkisine sahip komisyonlar  oluşturulamaz. Basına sansür uygulanamaz. vs. 1909’da Kanun-i Esasi’de yapılan değişiklikler padişah karşınında Meclis-i Umumi’yi kuvvetlendirmiş, yavaş yavaş kuvvetler ayrılığı ilkesi benimsenmiş ve hakimiyet-i milliye ilkesi anayasal zeminde yerini almaya başlamıştır.

Bu değişikliklerden bazıları şöyledir:

-Uluslararası antlaşmalarda meclis-i umuminin onayı şarttır; meclisin izinsiz toplanma ve yasa önerme hakkı vardır;

-Önerilen yasaların Şûra-yı Devlet’te görüşülüp tartışılması hükmü kaldırılmıştır;

– Önerilen yasayı padişahın mutlak veto hakkı kaldırılmıştır;

-Meclis-i mebusanın kendi başkanlarını seçme hakkı tanınmıştır vs.

Böylelikle merkezi feodalitenin gücü kırılmış ve burjuva-demokratik bir devletin temelleri atılmaya başlanmıştır. Buna karşılık yükseliş gösteren işçi ve esnaf örgütlenmeleri yasaklanmakta idi. (Tatil-i Eşgal Kanunu). II.Meşrutiyet, Türkler arasında ekonomik faaliyetlerin önemini kavratıcı ve bu faaliyetleri özendirici bir rota izlemiştir.1917 yılına gelindiğinde  iştirakçisi Türk olan kırktan fazla anonim ortaklık kurulmuştur. Ekonomiyi teşvik amaçlı Sanayii Teşvik Kanunu çıkarılmıştır. Milli iktisadın güçlenmesi, kapitülasyonların kaldırılması neticesini doğurmuş ve milli devlet için potansiyel güç oluşturmuştur. 1917’lerin sonlarına doğru Türk burjuvazisi oluşmuş bulunuyordu. Ulusal kurtuluş hareketi ve yeni anayasası bu sınıf üzerinde hayat bulacaktır.

 

(devam edecek)

 

Benzer Gönderiler

bir yorum bırakın