Aşka İz Sür Gel Beni Bulursun

Bir söz grubunun şiir sayılması için özgün imgelere sahip olması, şiirsel bir anlatımının olması, çağrışım gücü yüksek sözcüklerle yazılması, güzel sanat eseri sayılma özelliklerini üzerinde taşıması gerekir.

 

Salim Diyap

Akdeniz Ofset Matbaacılık,

2010

s.142

 

“ söyle bana

devinen bu hayatta

sevmek ne zaman kirinden arınacak

bir defa da

yüreğinle konuş beni

ve sevdiğin bir insana hediye et sözlerini

ben ömrümce yalnız aşka teslim oldum” S.Diyap

Yüreği aşkın yakıcı alevini duyumsayan, ruhu aşkın elim  ıstırabını ya da  uçuran  coşkusunu deneyimleyen biri söz eder aşktan. Bir sevdası da hakikate ulaşmak ise de sözlerine, imgelerine yansıtır benliğini sarsan dalgalandıran coşkularını. İçsel gerçekliği aşığın, ressamsa boyalara şekiller verir, müzisyense notalarını raks ettirir, yazarsa sözcüklere yeni roller verir, şairse imgelerini çağlatır. Salim Diyap da  “Aşka İz Sür Gel Beni Bulursun “ demiş aşkına. Şiir kitabının ilk şiirinde, gönlünde sevgiyle yer aldığı anlaşılan eşi Belgin hanıma, uzun mu uzun bir şiirin mısralarının dile getirmeye yetmediği aşkını dile getirmiş. Kendisine atfettiği kitabında.

Herkese nasip olsun  böylesine dolu bir aşk. Şiir kitabı diye tanımladık; ama farklı yapıda bir şiir kitabı. Kitabın şiir kısmı, öznel aşkını dillendiren bir şiirle başlamış , diğer şiirlerinde ise -yaptığı  tanımla örtüşür şekilde- hayata karşı sevgisini, şefkatini, sitemini, isyanını işlemiş . Emeğin hakkını savunmuş, özgürlüğe tutkusunu haykırmış. Akdeniz’in kokusunu , martılarını konuk etmiş, balıkçısının düşlerini yansıtmış. Memleketi Samandağ’a olan özlemini dillendirmiş. Anne sevgisinin paklığını, kendi kızlarına vermek istediği hayat felsefesini işlemiş. Yurdunda,  hayatı   en yakını olan insanlarca töre adına  söndürülen genç kızın dramını ve özgürlük vereceğiz diye sürüklenerek dünyaları değiştirilenlerden, varolmak için küçük bedenini  canlı et düşkünlerine  satan  yabancı  kızın ıstırabını dillendirmiş , ateş ve barutla kavrulan Lübnan’a “yarim” diyerek yaralarına sahip çıkmış şiirlerinde.

Dedik ya aşık, bir de sevdalıysa hakikati bulmaya, kalbini bu denli çoşturan bu olguyu soruşturmaya, analiz etmeye, bulduklarını başkaları ile de paylaşmaya yönelir. Erdemli bir kişilik ancak deneyimleyebilir gerçek sevgiyi ve ötesinde  onun anlamını  çözme  çabasına yönelir . Salim bey de bunu yapmış.Kendi birikiminden,  aşkı tanımlamaya çalışmış .”Aşk  , insanoğlunun bu dünyada kendini anlamlandırdığı ve sevdiği her şeyi  bir insanın veya herhangi bir varlığın şahsında görmesidir,ifade etmesidir.( s.2)” demiş. Kitabının başlangıç kısmında.

 

Fromm en kısasından nasıl da tanımlar güzel  sevgiyi ;“ karşılık beklemeden vermektir”. Diye. “ Bir insan ne verebilir karşısındakine ? Sahip olduğu en değerli şeyden , yaşamından, kendinden bir şeyler. .. İçinde yaşattıklarıdır vereceği şeyler  – sevinçlerini ,ilgisini, anlayışını ,bilgisini ,nüktesini, üzüntülerini verebilir..

 

Şeklinde de bu tanımının altını doldurur

 

Diyap ise  aşkı: Sevgiyi vareden emeğin bileşkesi ve üretimi olarak betimlemiş .

 

Şimdi soralım:

İnsan neden aşık olur ? Aşk gerekli midir ?

Çok çeşitli saptamalar  yapılmıştır bu konuda. Çoğunlukla aşk ve sevgi birbirine karıştırılır. Aşk ,sevginin yoğunluğu olarak tanımlanır . Aşk ve sevgi arasındaki nüanslara bakalım.

Her insan hayat süreci  içinde kişiliğini oluşturur. Kazanılan deneyim, edinim ve birikimle benlik oluşur . Yanlız benlikte eksikliklerin olması kaçınılmazdır.Bu eksikliği gidermek ve kendini tamamlamak isteği aşkı doğurur.

Eflatun’a atfedilen  eksik kalmış elma teorisi bunu en anlamlı bir şekilde açıklayandır.Benliğine varmış kişi , bir parçası eksik kalmış elma gibidir.Bu eksik parçayı tamamlayan karşı cinsten bir insanla karşılaştığında aşk ortaya çıkar.İki ayrı varlıktan bir tek tamamlanmış varlık yaratma isteğidir .

Yani dikkat edildiğinde aşk bilinçaltının ağır bastığı bir olgudur. Sevgi ise bir bilinç işidir. İki ayrı bireyin birbirine kapılmadan diğerinin içinde kapılmadan Fromm’un verme tanımı temelinde ortaya çıkardıkları ve paylaştıkları karşılıklı ilgi, sorumluluk , saygı ve bilgidir.

 

Şüphesiz aşk ve sevgi karşı cinsle sınırlı değildir. Bu yüzden karşı cinse duyulan ve temelinde cinselliğin yattığı bu aşka eşeysel aşk sevgiye de eşeysel sevgi demek daha doğru olacaktır.

Bu tanımı ve ayrımı yaptıktan sonra aşk / sevgi gerekli midirin cevabını verelim. Diyap diyor ki:  .. her seven insan için bir ihtiyaçtır, aşk denilen temiz bir adaya gidip yaşamı boyunca biriktirdiği sevgileri her nevi kirliliğe karşı gözden uzak bir yere gömmek ve aşkının rahminde geleceğe taşımak… İşte, İnsan sevgi yoğunluğu taşıyan bu eylemi ilekarşı cinsle yaşadığı cinselliği hayvani bir boyuttan çıkararak insani bir boyuta taşır. Bu yönü ile aşk , cinsellliğin doğal boyutuna insani bir boyut katarak insanı, diğer hayvanlardan da ayıran bir nitelik taşır. S.3

 

İnsanı havyanlıktan çıkarıp insan eden aklıdır, bilincidir.İnsanın insanla en doğrudan ilişkisinde de insanal değerlerin en önemli planda olması gerekmektedir. Bu en doğal ilişki içinde insanın özünün ne kadar insanileştiği ölçülebilir.

İçinde yaşadığımız tüketim toplumlarında aşk ve sevginin içi boşaltılmakta

en bayağı ve kof ilişkiler aşk ve sevgi olarak tanımlanmakta. İnsan her şeye tüketim maddesi gözüyle baktığı ve kullandığı gibi en insani ilişkinin de bu şekilde yaşanması olumlanmaktadır. Al , kullan ve at.Yenisini bul.Buna da özgürlük kulpları takılmaktadır. Yani insanı özgürleştirme adına havyanlaştırma çabaları harcanmaktadır. Freud ( birçok tahliline katılmak mümkün olmasa da ) insanileşme sürecinde haz ilkesinin olgusallık ilkesine dönüşümünden sözeder.İnsanın temel itkilerinin içgüdüsel doyumlarına ulaşmada haz faktörünün hemen hedefine ulaştırılması yerine ötelenmesinin veya kısıtlanmasının olgusallık ilkesine dönüştüğünü ve bunun hazzın geçici ve yokedici taraflarını düzenleyerek insanın aklının işlevsel olmasına yaradığını savlar. Bu sayede uygarlığın ortaya çıktığı savlar.Oysa tüketim toplumunda içgüdülerin kör heveslerinin özgürce doyurulması yani haz ilkesinin işletilmesine çalışıldığı görülmektedir.

Aşkın ve sevginin gerçek anlamıyla yaşanmasının ön gerek koşul olmadığı dayatılmaktadır..Ve kitleler de bunu kabul etmeye hazır durumdadır.

Salim Diyap bunda mülkiyet faktörünün rolunu sorgulamakta.

İnsanların mülkiyeti her değerin üstünde tuttuğu bir dünyada asıl ilgi odağı, insanın kendisi olamayacağından ve sevgiye harcanan emeğin maddi bir getirisi bulunmayacağından , doğal olarak sevginin de aşkın da insanların nazarında bir değeri olmayacaktır. S.3

Evlilik içi ve dışı ilişkilere baktığımızda maddi ve kariyerist kriterlerin ağır bastığını çok rahatlıkla görürüz  maalesef. Evliliklerin servetlerin birleştirilmesi ve büyütülmesinde en iyi yöntemlerden biri olarak kullanılması, kadının cinselliğinin pazarda meta olarak kullanılması ve kadınların nispeten de bunu içsellleştirmeleri , para ile doğrudan ya da indirek bedenlerin satın alınması yabancılaşmanın acı örnekleridir.

Ancak mülkiyetin  aşk ve sevginin tahribinde tek olduğunun kabulu ve bu anlamda insanileşmenin  onun yokluğuna  bağlanmasının içinde doğruluk barındırsa da çok indirgeme olduğu kanısındayım. Mülkiyetin olmadığı toplumlarda da bundan bağımsız insan ruhunun temizliği ve maddi anlamda minimumla yetinerek manevi anlamda optimuma ulaşma erdemine ulaşmasına erdirilmesi gerekir. Zira manevi  olguların hazzıyla doyuma ulaşmayanı hiçbir maddi haz doyuramaz ve hep aç hissettirir ve maddeye bağımlı kılar.

Eşeysel sevgi / aşkın, evrensel aşk ve sevgi ile ilintili konumunda boyutlardan biri olduğunu herkes kabul eder. Peki herkes ve her şeyi sevmek mümkün mü ? Diyap bunu da sorgulamakta.

Sevginin ve aşkın ; emek , üretim , paylaşım, özgürlük koşullarında bir değer olarak insan tarafından üretilmiş olması ,bu değerlerin her daim ve her koşulda yaşamda her şeye tekabül edeceği anlamına gelmez.

Herkesi ve her şeyi sevmenin  sevgi ve aşkı değersizleştirdiğini ve aşkın sadece onu hak edene duyumsanması gerektiğine inandığını belirtmektedir. s.8

Eğer aşk olgusunu ele alacak olursak insanın normal şartlarda hiç olumlamadığı yapıda bir insana aşık olduğu da görülebilmektedir.

Eğer aşkı bilinçaltının ağır etkinliğinde bir olgu ele alırsak bu anlaşılır bir şeydir. Diyap aşkın hastalık olarak tanımlanmasını da yermektedir.Nedenlerimiz tüketim toplumunun gerekçeleri ile örtüşmese de aşk bir anlamda hastalık gibidir. Ancak doğanın insana verdiği en tatlı hastalıktır. Aşkın hayata geçirilmesi durumunda yapıcı geçmemesi durumunda yıkıcı etkileri olan bir hastalıktır. İçi boşaltılmış hayvani ilişkileri olumlayan sinirceli bir toplum yerine, herbiri gerçek aşka müptela bir toplum çok daha insanidir.

 

Diyap :

“Yaratılanı severim yaradandan ötürü”

Tasavvuf cümlesinde ters duran bir şeyler olduğunu öne sürmektedir.

Bunda insandan insana olması gerektiğine inandığı sevginin bunun yerine Allah’a duyulan aşktan kaynaklanmasını yadırgamaktadır. Ve demektedir ki:

… burada asıl olan Allaha duyumsanan aşktır.Yani Allah’a bağlı olduğum için insanları seviyorum anlamını taşır.

Bunda yadırganacak bir durum olmamalı ancak yeterince anlaşılmama vardır. Zira varoluş sevgidir yaradılışın nedeni de sevgi ve bilgi temellidir.

İslami kabulde tek gerçeklik olan Allah (c.c) yaradılışı gerçekleştirmesinin nedenini şöyle buyurur: “Ehbabtü en u’raf” Bilinmeyi sevdim. Dikkat ediniz. Mutlak irade ve mutlak güç sahibi, bilinmeyi emrettim, zorunlu kıldım buyurmuyor hatta istedim buyurmuyor,” sevdim” diyor. Yani varoluşun nedeni birebir sevgi ve bilgidir. Bu evrensel bilgi ve sevgiyi alemlere öğretmek üzere görevlendirdiği yüce öğretici Hz. Muhammed (sav)e lutfettiği bir söyleminde “ Levlake levlake ma khalekte efleke “ Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım, buyurmaktadır.Hz. Muhammed’e lutfedilen sevgi işte budur.Her varlık varlığını aşkın bir sevgiye borçludur.

İlahi sevgiyi sınırlı kapasitemizle tanımlamamız mümkün değil ama biz bu yazıda kabul ettiğimiz tanıma müracaat edersek bunun nasıl karşılıksız bir verme ve varetme nasıl hiçbir karşılığı olamayacak bir verme olduğunu görmemiz gerek. Yaradan’ın yaratılmıştan beklentisi ne olabilir ki?Yaratılmış Yaradan’a ne verebilir ki? İşte bu yüzden yaratılmış olan bir sevgi ürünü olduğu için Yaradan’dan dolayı sevilebilir bu sevginin ölçütü de sevgi ve bilgiden yani varoluşunun asıl nedeninden ne kadarına sahip olabildiğidir.Bu yüzden sevgide öncelik Allah’ın, insanın değildir.

Diyap devamla diyor ki: Oysa bu inanca sahip olanların da sevmediği ve sevilmemesi hususunda öğütlendikleri-öğütledikleri birçok yaratılan vardır.

Bunlardan en önceliklisi şeytandır. Şeytan da , Tanrının yarattığı meleklerdense inananların şeytanı sevmemelerinin nedeni nedir ?

Herkes Sevilmez kısmında da diyor ki:Kişi; düzenbazı,hilekarı ,sömüreni, ezeni, katili, işkenceciyi, ırkçıyı sevdiğini iddia ederken , sevgiyi hak edeni de bu sevgisinin kapsamına almış olsa da özünde söz konusu kişi hiç kimseyi sevmemektedir.

Yani sorusunun cevabını aslında bir kaç paragraf sonrasında bulabilir.

Bu konuda yardımcı olmaya çalışalım: Şeytan, öncelikle bir melek değildir.Melekler nurani varlıklardır ve masumdurlar. Bu özellikleri ile de hata yapmaları olası değildir.Şeytan ateşten yaratılmış bir varlık iken kibir gösterme bilgisizliği ve sevgisizliğini göstermiştir ve bu yüzden lanetlidir.Düşmüş melek (bu eşyanın tabiatına aykırıdır) anlayışı İncil’in tahrif edilmiş kısmının anlayışıdır kabul edilebilecek bir tarafı yoktur.Netice itibarıyla asla melek olmakla bir ilgisi yoktur ve sevilmemesinin nedeni tercih ettiği bilgisizlik ve sevgisizliktir. Her nasıl düzenbaz,hilekar , sömüren , katil , işkenceci vs sevilemiyorsa mutlak kötülüğü tercih eden ve kendi misyonunu insanı kötülüğe sürüklemek olan bir varlık nasıl sevilebilir?

  İnsandan insana olan her sevgide eğer inceden inceye düşünülürse aslında bir beklenti olduğu görülebilir. Aşık maşukunda aşkına karşılık bekler ve aldığında mutlu olur, bilgiye aşıksa bilginin kendi dünyasını zenginleştirmesini bekler, sanata aşıksa o sanatın estetik beklentilerini doyurmasını bekler. En masum adedilen anne çocuk sevgisinde bile çocuk anneyi redederse ona yıkıcı bir tavır takınırsa o sevgide aynı ölçü korunamaz. Eşeysel aşk / eşeysel sevgide ise tamamlanma istenci ve nihai olarak üreme yoluyla geçici varlığı süreğen kılma çabası vardır.Ölümlü varlık

Yeni yaşamlar ortaya kalarak devamını sağlamaya çalışır.

Bütün bu insan kaynaklı sevgi/aşklar geçici , değişken ve sınırlı bir varlıktan gene geçici, değişken ve sınırlı bir insan/varlığa yönelik olduğu için salt bir sevgi ve aşk değildir ve nihayetinde bitimlidir. Platonun akıl ve ruh  zenginleşmesiyle dialektik gelişme gösterebilen aşk merdiveni diye de bilinen süreçte, güzel bir bedende duyumsanan aşk, bilgi severe göklerdeki asli güzelliği hatırlatır, bu güzellik tüm bedenlerde görülür, sonra ruh güzelliği ,ardından güzel eylem ve yasalar,sonra bilgi güzelliğini, en son olarak da ebedi güzeli görür.

Bu tabi ki ancak bilgi ve erdemle tırmanılabilen bir merdivendir. Devinmeyen, salt olan iyilik, güzellik ve sevginin asli kaynağına yönelen ve bu sevgi içinde “ fena “ olup ebedi mutluluğa ulaşılabilir.Bu fani olanın fani olmayanın sevgisine ulaşarak evrensel varoluşa ulaşma ereğidir. Ama tabi insan sevmemeyi de seçebilir , maddi hayatın geçici ve sınırlı mutluluğuna saplanıp kalabilir ya da bunları aşıp ,aşkın özgürlük ve mutluluğa ulaşmayı tercih edebilir.

Seçim, kişiye kalmıştır.

 

Yararlanılan Kaynaklar:

Okuyan, Rafi, Tarihsel Süreç İçinde Kadın Erkek İlişkileri , Hoşlanma , Aşk ve Sevgi, (yayınlanmamış  çalışma)

Marcuse, Herbert, Eros ve Uygarlık Freud Üzerine Felsefi Bir İnceleme, İdea,İstanbul,1998

Öndin, Nilüfer Biçim Sorunu Varlıkta,Bilgide ve Sanatta,İnsancıl Yayınları,İstanbul,2003

Çimen, Ünsal, Platon ve Kadın, Cinius Yayınları,İstanbul, 2010

Fromm. Eric, Sevme Sanatı, Say yayınları, İstanbul, 1989

 

 

 

 

 

 

Sevgili İhsan,

 

Hz. Ali der ki;

“İnsan bilmediğinin düşmanıdır”.

Dün de konuştuğumuz gibi bizi biz yapan unsurları kendi kaynaklarımız yerine başkalarının yazdığı kaynaklardan öğrenme durumu sözkonusu.

Onlar da nasıl görmek algılamak istiyorlarsa öyle tanımlıyorlar.

“ Ma khalakneka illa hudan ve rahmeten lilalemin” Seni tüm alemlere (evren de diye anlayabiliriz) sadece bilgilendirici ve rahmet olarak yarattık diye varoluş nedeni belirtilen yüce öğreticiyi,kendileri tıfıllarla evlenmek istedikleri için bakın kendisi 12 yaşında biri ile evlendi bize örnek oldu diye uydurma hadisler yaratarak referans olarak öne sürmeye çalışanlar oldu kimi de bu iftirayı referans alıp bakınız kendisi nasıl biri diye lanse etmeye çalıştı.

Tüm bunlardan münezehtir.

Ahzap suresi 40. ayet:

“Ma kena Muhammed’un eba ahadin min ricalikum valekin  resula llahi ve khetama ennebiyyin…

Muhammed sizin erkeklerinden hiçbirinin babası değildir; O, Allah’ın resulü ve nebilerinin sonuncusudur…”

Zengin tacir derler.. Hangi sarayda yaşamıştır. Bu zengin serveti kime kalmıştır? Mirasçıları Hz. Fatma ve Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin hangi varsıllığa sahiptiler?

Yoksa acaba bu zenginlik yüksek erdemlilik, bilgi zenginliği olmasın.

Savaşçı ve saldırgandı derler? Hangi savaşı saldırıydı? Bedir, Hendek, Uhud kim kimin tarafına kadar gelip savaşı başlatmıştır?

Hangi kaynaklarda kendisi hakkında kendisi ile asla olmayacak özelliklerle anıldığını bildirebilirsen, onlara bakıp bildiğimiz kadarıyla doğrusunu paylaşmaya çalışırım. Diyeceksin ki biri böyle yazıyor sen yok böyle değil söyle diyorsun hangisinin doğru olduğunu nasıl anlayacağız? Kıstas tutarlılıktır. Kaynaklarla tutarlılık ortaya atılan düşüncenin pratikle olan örtüşme derecesi tutarlılığıdır.

 

 

Sevgiyel Kal

 

 

 

Sevgili Rafi

Öznellikle dikkat ediyorum tartışmamızda dönüp dolaştığınız ve sonuçta  geldiğiniz nokta sizin hassasiyet gösterdiğiniz Alevilik olgusunda  düğümleniyor.
Bu hassasiyetinizi anlıyorum lakin tartışmanın verimliliği ve sonuç getirebilirliği bu alanda bulunmamaktadır.
 
Bu alan öyle bir alan ki sizin inançlarınızı sorgulama noktasına kadar gidebilir. Bu da benim kabullenip yapacağım bir şey değildir. Ayrıca tartışmayı bu alana sürmek verimli sonuçlar çıkarmak yerine tartışmayı verimli bir alandan çıkarıp kadükleştirebilir.  Sizin lehinize gelişirse benin alevi inancını kabul etmem noktasına gelir, benim lehime gelirse sizin ateist olmanız anlamına gelir ki bu benim aradığım şey değildir. Çünkü benim sizlerle tartıştığım nokta Aleviliğin doğrusu yanlışı değildir ezilmişliğidir ve bu ezilmişlikten “nasıl” ( buradaki “nasıla” dikkat et lütfen) kurtulacağıdır.
 
Olayın sosyolojik bir boyutu vardır. Benim bu sosyolojik alanlarda söylediklerime cevap hep dinsel alanlardan gelmektedir. Bu da ister istemez sorguladığımız alanı daraltmaktadır. Yaşadığımız toplumun kullandığı bir dil vardır. Daha önceki yazılarımda söylediğim gibi birçok dini yapıya sahip insanı ortaklaştıran bir olgudur bu dil. Aleviliği bu toplumun başat sorunu ve sorunların çözüm kaynağı haline getirirsek baştan kaybettik demektir. Kurtulursa aleviler kurtulur gerisinin canı cehenneme sorunsalına kadar götürür bizi bu süreç.
 
Alevliğin sorunlar yaşatan kapitalizm ve ezen ulus zihniyeti karşısında alternatif bir model sunmuşluğu var mı ki sorunlarımızı bu alandan çözebilelim?  Örneğin zayıfı ezen ekonomik modeli karşısında Alevilik adına hangi ekonomik modeli sunabiliriz? Arapların ulus olduğunu kabul etmiyoruz! Türkiye’de ki Arapların da azınlık olduklarını kabule etmiyoruz! bir tek sorunumuz vardır o da alevliğimiz. İyi peki benimle aynı dili konuşup ta alevi olmayan ama dilinden dolayı horlanan insanı ne yapacağız? Bu dil benimle o Arap Sünni nin ortak bir özelliği değil mi?  Ortak özellikler sadece din üzerinden oluşan nesnellikler midir? Adetler, gelenekler, dil insanları ortaklaştırmaz mı?  Dininden dolayı horlanan sen bu horlanma karşısında tepki koyarken dil ve anane karşısında neden susmaktasın ve ezen Türk otoritesinin milliyetçiliğini yapan her partiyi ve sosyal yapılanmayı hoş görmektesin? ortak özellikler yalnız din üzerinden mi oluşuyor?
 
 Hiç tereddütsüz kabul ediyorum aleviler ezilmektedir.

Ama Alevilerin ezilmekten kurtulması Alevilerin kurtuluşu anlamına gelmiyor ki. Bu insanlar farklı bir milliyetin azınlıkları olduğu için de ezilmektedirler. Geçen yazılarımda yazdığım ve cevapsız kalan sorulardır bunlar. Siyasi anlamda bizleri CHP’nin kulvarına iten ve yıllardır bizi ulusal anlamda asimile eden bir zihniyetin kulvarında koşturan sosyal garabete kayıtsızlığımız nedendir?
 
Nusayriliğin kelime kökeni hakkında size üç seçenek sundum, hadi sizin son yazınızda kabul ettiğiniz seçeneği de bu üç seçeneğin üzerine ekleyelim bu eklemleme benim yaptığım sosyolojik açılımın nesini değiştiriyor ki? Hıristiyanlarla aynı geleneklere ve aynı dilli kullanmamız karşısında ve bizim aynı ulusun fertleri olmamız karşısında bir açıklama getirebilir mi?  sadece sizin dince doğru bildiklerinizi onaylar, sizleri tatmin eder ve sizin istediğiniz bir tarzda ismin kökenini açıklamış oluruz hepsi bu kadar. tarihsel bir gerçekliğe tekebul etsede benim yazımdaki sosyal açılıma bir cevep değildir bu. Sevgili dostum, benim seninle tartıştığım ve açıklamaya çalıştığım konu bu değil. yazımı dikkatli okuduysan benim açıklamaya çalıştığım şey kemale ermemiş bir ulusun  yavaş yavaş farklı bir boyut alıp biçimlenişidir.  

Hiçbir dinin doğrularını sorgulamak  ve inanç sistematiğini değiştirmek benim işim değildir. benim anlatmaya çalıştığım bu topraklar üzerinde yaşayan insanların ortak dil ve annelere sahip olduğu gerçeğinidir.

Senin yazındaki vurgu ise bu topraklar üzerinde ve seninle aynı dili kültürü paylaşan insanların senin dinsel kökenini tahrif etmeye yönelik saldırılarıdır.

Dikkat et benim tavrım birleştirici senin tavrın dağıtıcıdır.

Hadi Hıristiyanlık ayrı bir dindir diyelim. Ama benim yazımda azınlık kavramı içine giren ve birçok noktada azınlık üzerinden aynılaştırdığım haydari- klazi ayırımında ne diyeceğiz? Hangimiz Nusayri hangimiz değil.  Bana öyle geliyor ki  bu topraklar üzerinde dinsel ayrışma Nusayri ismin almış olmamızdan sonra yaşanmıştır.(yöredeki arp Sünnilerle hatta  Arap Hıristiyanlarla bile) dikkat et sevgili dostum,  din üzerinden şekillenme sorunları ortak olan insanların itirazını daha da güçsüz kılar bu daralmayı irdele lütfen…

Bu gün bu ülkede yalız bizler sorun yaşamamaktayız bir çok ulus mezhep ve dinle sorunumuz ortaklaşıyor. Düşmana ortak vurabildiğimiz oranda sonuç alabiliriz. ben sizin dininize mensup ve sizi tatmin edecek sosyolojik siyasi çıkarsamalar yapabilirim. bu benim için zor değil. Yeri geldiğinde Alevilerin ezilmiş olmalarından kaynaklı yapıyorum da. lakin dışarıda kalan milyonlar var bizlerle aynı sorunsalı yaşıyorlar. Alevilik bu insanların sorunlarını çözebilir mi? Ya da bu insanlar sorunlarından kurtulmak için alevi olabilirler mi tarihe ve geleceğe senin baktığın pencereden bakabilirler mi?
 
 Özgürlük; dışarısıdır sevgili Rafi ve biz dışarısına bakarken bir tek senin veya sizin baktığınız pencereden bakarak dışarısını tarif edemeyiz. Bu yaşadığımız toplumun senin baktığın pencere gibi en az 10 penceresi daha var. Ve her kendi penceresinden bakan dışarıda gördüğünü özgürlük diye yorumluyor. Oysa dışarısı her pencereden yani 10 pencereden görünenin toplamıdır.  Bir tek senin, benim baktığımız pencereden görünen değildir. Hiçbir tartışmada dini sorgulayarak sonuç almaya yönelik tartışmalar yapmam yapanı da doğru bulmam bu, işi felsefi anlamda yapmayı tercih ederim inancı doğru bulmam ama inanana saygı duyarım. Lakin benin bu dünyadaki eşitsizliklerden kutumla gibi bir sorunum var. Üstelik bu sorun yalnız benim sorunum da değil, seninde ve aklı başında herkesin sorunudur bu sorun.  Şimdi bu farklı düşünen insanların statik değişmez kuralları olan din üzerinden ortaklaşması mümkün mü? Ve ya ortaklaşmaları kendi dinlerinin çizdiği çerçeve dışına çıkabilir mi?
 
Biraz kafa yoralım Alevi olanların ve Alevilerle ortak sorunları yaşayanların
Geleceğe yönelik ortaklaştırıcı projeleri var mı?  
Bana göre yok
o zaman oluşturalım.
Projeler üçayak üzerine oturur
Geçmiş, bu gün ve gelecek…
Geçmiş yaşanmıştır
Ezilmişliğimizi merkeze koyan bir bakış açısı ile geçmişe yönelik bizi ortaklaştıracak veriler bulabiliriz.
Bu gün yaşanmaktadır
Onu da iyi gözlemlersek hata payımızı asgariye düşürüp yorumlayabiliriz ve ezilmişliğimizi ortak noktamız olarak programlaştırabiliriz.
Ama tüm program ve Projelerin yarın ayağı vardır
bu yarın ayağının kesin doğru bir şekilde tahmin etmek kahinlerin işidir ve biz kahin değiliz.
Onun için çok seslilik önemlidir. Ezilmişler ne kadar farklı görüşlere söz hakkı tanıyıp çok sesli bir yapı ve muhalefet oluştururlarsa geleceği doğru tahmin etme şansları o denli artar.  Bir Latin atasözü vardır çok önemserim “bir yerde iki kişi aynı şeyi söylüyorsa biri fazladır” oysa Aleviliğin toplumsal ve siyasal bir soruna yaklaşım biçimi her dinin yaptığı gibi kendini merkeze koymaktadır.  Ve dinlerin doğuşu itibari ile olmayan şekil bulmayan ulusu kavrayamamış yorumlayamamış olmasından kaynaklı tarihin hiçbir evresinde onu kavramaya ve anlamaya yanaşmamaktadır.  Göz önünde duran ulusu görmemezliğe devem etmektedir. Ben doğruyum ve benden başka herkes yanılmaktadır gibi bir düşünce çok iddialıdır, hem zayıftır, hem zayıflatır.

Bazıları “tanrı yaptı” cevabının evrenin “neden”lerini iyi açıkladığını düşünür.
Ben onlara bu konuda yüzde yüz katılıyorum.
Soru “neden” ise ve kontrolsüzce sorulmasına izin verildiyse “neden” sorusunun belki de en iyi cevabı tanrı’dır.

Neden bu dağ burada?
Neden yağmur yağıyor?
Neden yıldızlar parlıyor?
Neden buradayız?

Neden sorusu bir amacı zorunlu kılar ve olan bitenin bir amaç doğrultusunda yapıldığını var sayar.
Aslında “neden” sorusu varsayılan olarak “Amaç doğrultusunda neden” sorusudur.
Yani doğal süreçlere uygulandığında aldatmalı bir sorudur.
“Neden” sorusu bir amaç içerir. Amaç da amacı olanı bir şeyi gerektirir yani tanrıyı.

Halbuki bir “şey” görüldüğünde onun hakkında dürüstçe sorulabilecek tek soru “nasıl” sorusudur.
Biz neden buradayız yerine… Biz nasıl buradayız?

Aradaki fark bariz… Neden amaç içerir, nasıl ise açıklama ve bilgi gerektirir.
Neden dinin sorusudur, nasıl sorusu ise bilimin…
Neden ve nasıl karıştırılırsa ne bilim kalır, ne de din.

Toparlarsak, doğal ve sosyal süreçler söz konusuyken “neden” hileli bir sorudur, amaç olduğunu var sayar ve o amaç tanrının amacıdır.
“Nasıl” gerekli ve her zaman işe yarar bir sorudur.  İşte bu noktada nasıl yapacağız sorusu cevap aramaktadır. Alevlik ulusal bir sorun karşısında nasıl sorusunu, nasıl cevaplıyor.  Bu toplumda insanlar yalnız alevi olduğu için ezilmiyor Arap olduğu içinde eziliyor ve Arap dediğinde yalnız Aleviler girmiyor bu kapsama.. biz bir ülkede yaşıyoruz biz ve bizimle birlikte ezilen birçok ulus ya da azınlık vardır. İşte Alevilik her din gibi “neden” sorusuna cevap verebilir. Ama “nasıl” sorusuna cevap Alevilikte aranmaz.

(Yalnız Alevilik için demiyorum, tüm dinler bu kapsamdadır)  Nasıla cevap Alevlikte aranırsa ufuk alabildiğine daralır..  Bu Aleviliğin dar bakışından değildir. Hereksin alevi olmasını beklemeyeceğimizdendir.

 

Sevgiler sevgili Rafi

Benzer Gönderiler

bir yorum bırakın