FİNNÊN: Antakya Ozanlarını Tekrar diriltiyor

Benzersiz Antakya kültürünü Arap penceresinden tanıtmaya çalışan, yaptığı işler ve edindiği dert itibariyle Antakya’nın tek sinemacısı olan Gökhan Evecen; yine aynı derdi edinen ve Antakya kültürüne has şarkı ve türküleri, düğün salonlarında para kazanmak yerine nesillerce yaşatmak için seslendiren, yine tekliği tartışılmaz olan biriyle, Nihat Çay ile çıkmış yola.

 Finnên adlı belgesel çalışma; Evecen’in filmografisi de incelendiğinde aslında doğal sürecin bir sonucu olarak çıkıyor karşımıza. Yüzlerce yıldır saklı tutulmuş Antakya Arap kültürünün diline ve mahremiyetine birkaç kısa filmle ufak ve tedirgin temaslarda bulunan Evecen; Finnên’den hemen önce zorlu koşullar altında ürettiği Ken Meken adlı kısa filminde Finnên’e açılan kapıyı biraz daha aralamıştı zaten. Ancak böylesine geniş çaplı bir belgesel çalışmaya imza atması, Antakya mahremiyetini bilenlere elbette ki pek garip gelecektir. Antakya’da özellikle geçmişe dair yaşanmışlıkların kayda alınmasının güçlüğünü, belgeselin ilk sahnelerinde yaşlı bir Antakya kadınının ‘Başımıza bir iş açmayın’ derkenki endişesinden de anlayabiliriz.

Evecen’in, Nihat Çay aracılığıyla irtibat kurduğu her finnên (ozan); çaresizlikle sürüklendiği Çukurova yollarını özlemle anar. O zor günler üzerine söylenmiş her satırı hatırlamaya çalışırken geçmişe, o kavurucu Çukurova gecelerine, bir türlü ev olarak benimsenemeyen derme çatma çadır günlerine, yaz yağmurunun acımasızlığına ve belki o yağmur altında da olsa gülecek bir neden bulabilmelerine dalar. Pamuk toplarken kendi aralarında dilden dile dolaştırdıkları şiirlerin en eğlencelisini bile Evecen’in kamerasına bakarak hatırlarken; o zamanlar yaşanan çaresizliğe sitemden midir yoksa o çaresizliğin var ettiği birlikteliğe duyulan özlemden midir bilinmez, gözleri dolar.

Gençlik, hatta çocukluk zamanlarında Çukurova’ya pamuk toplamak için gündelikçi olarak giden topraksız, biçare Antakyalılar, kendi yazdıkları şiirleri yine kendileri besteleyerek işlerini bir nebze de olsa kolaylaştırmayı amaçlar. Ancak kimi şiirlerde bu amaçtan sapıldığını ve çok fazla dillendirilemese de o zamanın ağalarına karşı isyan duygularının var olduğunu açıkça görürüz.

Elbette ki Antakya’nın geçmiş zaman ozanlarının şiirleri, pamuk toplama çilesi ya da eğlencesiyle sınırlı kalmamıştır. Antakya Arap kültürünü yakından takip eden ve dilini, geçmişini, örf ve adetlerini, kısacası kültürünü nesillerce yaşatmak isteyen ve bunun için elinden geldiğince emek veren, birçok Antakyalının yakından tanıdığı, kimininse sadece birkaç şarkısını bildiği Nihat Çay; Antakya ozanlarının neden yaratma ihtiyacı duyduğunu şu sade cümlelerle açıklıyor bize.

‘Ozanlar şiirlerinde genellikle kendi yaşantılarını aksetmişlerdir. Ne çalışmışlarsa, hangi işle uğraşmışlarsa, nasıl sevmişlerse… Örneğin pamuk toplamayı, kazmayı, besledikleri hayvanları, tarlada çalıştıkları işleri, evleri Asi Nehri’ne yakınsa nehrin taşkınlığını.’

Bu kadar basit aslında… Zamane kaprisinden, alengirli sözlerden, şekil kaygısından uzak; sadece yaşadığını ve arzularını yazmadan haykıran, bundan keyif alan insanlar, geçmiş zaman Antakya’sının kültür doğuran ozanları, bir zamanlar hiç sahibi olmadıkları toprakların özgür söz sahipleriydi. İşte Finnên bize bunu anlatıyor; bazen yaratmak için sadece yaşamak da yeterlidir. Yaratıma dönüşen duyguyu aslında süslemeye de pek gerek yoktur. Ozanların mısralarında acıyla çaresizliği de görürüz, sevinçle neşeyi de, umudu da. Tam anlamıyla idrak edemeyiz belki ama o sadeliğin yarattığı safi mutluluğu biraz da olsa hissederiz.

Bu yazıda, bin bir emekle erişilmiş ve belgeselde de duyduğumuz cümlelere yer vermek istemiyordum aslında. Ancak belki de belgeselin başrolü, sözleriyle çapa attığı günleri birebir yaşayan, yaptığı her işe illa ki bir şiir yazmayı ihmal etmemiş ve ilerleyen yaşına inat hepsini ezberinde tutabilmiş Hasan Silmen’in neşesinden de hiçbir şey kaybetmediğini ispatlarcasına söylediği aşağıdaki sözlere yer vermeden geçemeyeceğim.

‘Dün sesim dinlemeye değerdi, bugünse çatallaşmış. Yağlamadım… Yani bir şey içmedim.’

Peki nedir bunca dert arasında Evecen ve Çay’ı köy köy dolaştırıp kapı duvar aşındıran sebep? Antakya hakkında anlatacak onca anı veya saklı sır varken bu ikili neden dilden dile dolaşan ama artık son istasyona varmış şiirlerin peşine düşmüş?  Aslında Finnên’in ortaya çıkış sebebini yine Nihat Çay tek bir cümleyle ama gayet de yeterli açıklıyor.

‘Biz bir bakıma ozanları, şiirlerini tekrar dirilttik.’

Ve sayısı belirsiz ozandan önemli bir kısmına ulaşmayı da başarmışlar. Ulaşamadıkları hakkında ise en azından bilgi toplayabilmişler. Nihat Çay’ın, çaresizlikler içinde günü kurtarmak adına çabalayan ama yine de hayat üzerine söylenecek birkaç sözü de bulan ozanların birbirleriyle ilgili söyledikleri de ilginç:

‘Her ozan kendi köyünde yaşamış fakat, birbirlerinden haberleri olmamış. Ancak şiirleri birbirine benzer.’

Ama bunu bilmelerine rağmen sessiz Antakya gecelerine seslerini ve sözlerini yazmışlar. Varsın kimse duymasın, sözleri yazılmasın. Kulaktan kulağa yayılacaktır nasılsa ve her ozan o an öylesine de olsa içinden geçenleri serpmiş olacaktır karanlık, fakir ve sessiz köy havasına.

Kim bilir kaç finnên yıllarca ve yıllarca, eline çapayı yapıştıran hayat, çaresizliğin ve imkansızlıkların var ettiği, insanlığın gereğiymiş gibi çekilen acı, kocasının yatağından karısını sorgusuz sualsiz alan ağalık sistemine tabi olmanın isyanını bastırdığı eziklik, ama buna rağmen yaşama karşı hissedilen inanç, ısırılan bir elmanın verdiği mutluluk ve elbet bir günün yaşattığı umut ile yarattığı şiirleri  kendisiyle birlikte toprağa gömmüştür. Aralarından bazıları tüm zorluklara ve hatta körelen hafızasına inat bu şiirlerden bazılarını kayıt altına almayı başarmıştır. Ancak toprağa gömülen sözlerle kıyaslandığında bu kayıtlar çok az kalacaktır.

İşte bu yüzden bir kültür mirasçısı olmaktan öte, sadece bir izleyici olarak da olsa Gökhan Evecen’e sonsuz teşekkür etmek gerekir.  Ve tabii ki Antakya kültürüne has ne varsa, çıkar gözetmeden yaşatmaya çalışan Nihat Çay’a da. Ve Finnên’in bizlere ulaşmasında en ufak bir emeği geçmiş herkese de aynı zamanda. Ancak bu yaşanmaktan çok daha fazlasını hak eden kültürü yaşatmak adına sade bir teşekkürden öte, elden gelen desteği yapmak gerekir bu çabaya. Çünkü bir kültür kaybolup gidenlerle değil, ancak paylaşılıp yaşatılanlarla varlığını korur.

Hüseyin Akoğlu

 

Benzer Gönderiler

bir yorum bırakın