TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ?

Musa ÖZUĞURLU * –

Emperyalist güçler tarafından kurulan ve kullanılan örgütlerin 2011’den bu yana estirdikleri terör, Suriye’ye çok büyük zararlar verdi.

Cihatçı çetelerin saldırıları sonucu çıkan çatışmalarda yüzbinler hayatını kaybetti,

birçok şehir, ilçe, köy ya da yerleşim birimi harap halde. Bu merkezlerin bazıları tamamen yıkıldı bazıları ise artık kullanılamaz hale geldi.

Ülkede elektrik, su, yol alanlarında altyapı büyük hasar gördü. Halen birçok kente günlük uzun kesintiler sonrası elektrik verilebiliyor. Çatışma bölgelerinde sağlıklı suya ulaşabilmek ise gün geçtikçe daha da zorlaşıyor. Salgın hastalıklar artıyor, birçok hastane yerle bir oldu ya da yağmalandı.

Komşumuzda bu yangın sürerken Kısaca özetlemeye çalıştığımız bu tabloda imzası bulunan ülkelerden olan Türkiye bugün Suriye krizine yaklaşımındaki stratejik hatanın faturasını ödüyor.

Son dönemde yaşanan terör saldırılarının sebeplerinden biri de hükümetin Suriye politikasıdır.

Suriye’de otorite boşluğu olmasaydı muhtemelen bugün terör eylemlerini yaşıyor olmayacaktık. Ya da en az zararla atlatacaktık. Diğer yandan bölgede doğru tarafta yer alacak, adımız gerici monarşiler ile birlikte anılmayacaktı.

Terör bugün toplumu vuruyor. Ama bundan daha önemlisi gelecek ile ilgili kaygılar. Maalesef gelecek ile ilgili öngörülerde Türkiye için iyi bir tablo çizilmiyor.

Çünkü bizatihi kendi hatalı politikalarımız yüzünden bugün Türkiye artık teröristler ve örgütleri için bir liman konumuna düşmüştür.

Terörizmin kendisini besleyenler de dahil her an herkesi vurabileceği gerçeğinden yola çıkacak olursak Türkiye’yi bekleyen büyük tehlikeyi görebiliriz.

Özellikle Suriye ile sınırı bulunan illerimiz bu tehlikenin en yakından hissedildiği yerler. Hatay başta olmak üzere sınır illerimizdeki vatandaşlarımız teröristler ile “yan yana” yaşıyor.

Örneğin Atme kampı.

Bu kamp ve benzerleri ise Türkiye için büyük tehlikeler barındırıyor.

Atme İdlib’e bağlı bir köy. Köy 2013’te İŞİD militanlarının yerel halk tarafından kutsandığı gerekçesi ile 150 yıllık olduğu belirtilen bir ağacın kesmesi ile haber olmuştu.

Aynı adla anılan kamp ise Türkiye sınırına sıfır noktasında. Öyle ki kampın bir kapısı (Bükülmez köyünde) doğrudan Türkiye’ye açılıyor.

Bükülmez Reyhanlı’nın ilçesi. Köye gittiğiniz zaman camları karartıldığı için ne taşıdığını bilmediğiniz otobüslerin Türkiye tarafından açılan kapıdan kampa girip çıktığını rahatlıkla görebilirsiniz.

İddialara göre bu hat cihatçı trafiğinin önemli hatlarından birisiydi. Türkiye’nin muhalif olarak nitelendirdiği birçok silahlı militanın ya da ailelerinin de kampta barındığı ifade ediliyor.

Köye yaptığımız ziyarette konuştuğumuz köylüler “hergün onlarca otobüs gidip geliyor ne taşındığını bilmiyoruz, yaklaşmamız da yasak” diyorlar.

Köylülerin anlatımına göre Reyhanlı’dan birkaç yılda yaklaşık 300 kişi İŞİD saflarında savaşmak için Suriye tarafına geçiş yapmış.

Bunların bir kısmı çatışmalarda olmuş ve Bükülmez köyü dahil Reyhanlı’da defnedilmişler. Yöre halkı Suriye tarafında hayatını kaybedip mezarı köyde olanların ailelerinin adlarını da veriyor.

Reyhanlı ise Suriyelilerin yoğun olarak bulunduğu yerlerden birisi. Buradaki işyerlerinin % 30’unun Suriyelilere ait olduğu belirtiliyor. İlçeye girdiğimizde Arapça tabelaların çokluğu göze çarpıyor. Caddelerde sokaklarda yüksek sesle Arapça konuşanlara her yerde rastlayabiliyorsunuz.

Atme kampının komşusu Bükülmez ve Reyhanlı’da “muhaliflerin” rahatça giriş çıkış yapabilmeleri köy ve ilçe sakinlerini tedirgin ediyor.

Haksız da değiller.

Hatay Halk Meclisi / Savaşa Karşı Yaşam Meclisi’nin hazırladığı raporlardaki veriler Hatay’daki potansiyel cihatçı tehlikesine dikkat çekiyor. Raporların üçüncüsü önümüzdeki Eylül ayında yayınlanacak.

Savaşa Karşı Yaşam Meclisi’nin yapmış olduğu araştırma yerelde halka ve yetkililerle ile yüz yüze yapılan görüşmeler ve köyler dahil sahada yapılan gözlemlere dayalı bir çalışma.

Aylar önce bir görüşme yaptığımız, Raporların koordinatörü Ali Ergin Demirhan’ın verdiği bilgiler Hatay başta olmak üzere Türkiye’nin karşı karşıya olduğu potansiyel tehlikeyi gözler önüne seriyordu:

2014’te sınır hakimiyetine ilişkin durum cihatçılar aleyhine değişmeye başladı ve 2016’ya geldiğimizde cihatçıların kullandığı iki ana kapı kaldı: biri Hatay, diğeri Kilis.

Suriye’ye yönelik cihatçı, silah, para, yardım malzemesi akışı; Suriye’den Avrupa ülkelerinde eylem yapmak üzere çıkan cihatçıların akışı ve İdlib ile kuzey Halep arasında geçiş yapan cihatçıların akışı Türkiye üzerinden yaşanmaya başladı. Böylece Hatay-Kilis hattı çok yönlü bir cihatçı köprüsüne dönüştü.

İdlib-Hatay sınırında Yayladağı Güvecci ve Reyhanlı Bükülmez köylerinde fiili geçiş noktaları oluşmuş durumda ve buralardan yoğun bir cihatçı girişi yaşanıyor. Mülki Amirlikler geçişler konusunda sınır politikasını anlık değiştiriyor. Resmî açıklamaların, uluslararası taahhütlerin bir hükmü yok. Savaştan kaçan sivillerin girişinin engellendiği de oluyor. Ancak cihatçılar devlet izni ve desteği ile çok yönlü geçişler yapabiliyorlar.

Reyhanlı Bükülmez Köyü karşısındaki Atme kampının önemi de bu dönemde arttı. Kampın nüfusu katlanarak arttı ve kuzey Halep’teki Azez kasabasına yönelik bir cihatçı takviyesi kaynağına dönüştü.

Kamp adını Atme kasabasından alsa da, Türkiye sınırına sıfır noktada kurulu. Sınırdan silahlı militanları çıplak gözle görmeniz işten değil. Ancak Bükülmez Köyü’nü geçip sınırın bu bölgesine yöneldiğinizde yolda sınır karakoluna rastlıyor ve durduruluyorsunuz. İleriye geçmeniz mümkün değil. İlerde Atme’den Türkiye’ye açılan bir yol var; gayri resmi bir geçiş kapısı. Buradan sürekli TIR’lar, otobüsler, çipler gider gelir. Kimisinin plakası yoktur. Suriye’ye silah, mühimmat, yapı ve yardım malzemesi girer; Türkiye’ye cihatçılar gelir. Kamp asıl olarak Nusra egemenliğindedir ancak fiilen Nusra önderliğini kabul eden diğer gruplar da yer almakta bazen onların bayrağı dalgalanmaktadır.

Bu cihatçılar 2016 Şubat ayından itibaren öyle gizlemeye de gerek görmeden Atme-Reyhanlı-Kilis-Azez hattı üzerinden çok büyük transferler gerçekleştirdi,

Hatay ve Kilis halkı açısından durum giderek kötüleşti.

Reyhanlı’daki cihatçı görünürlüğü büyük ölçüde arttı. Bölge halkı ile yaptığımız söyleşilerde durumu Mayıs 2013 Reyhanlı Katliamı öncesi döneme benzetiyor, yine bir patlama vb olay yaşanabileceği konusundaki endişelerini paylaşıyorlardı.

120 bin Suriyelinin yaşadığı Reyhanlı’da Suriyeliler arasında Nusra çok popüler. İlçenin 90 binlik yerli nüfusu içinde gençler arasında ise İŞİD örgütlenmesinin çok ciddi olduğu biliniyor. Savaşmaya gidip gelen, gidip orada ölen, burada Selefi örgütlenmeler içinde İŞİD propagandası yapan ciddi bir potansiyel var. Sadece Reyhanlı’da İŞİD üyesi Türk gençlerin sayısı yüzlerle ifade ediliyor.

Cihatçılara tanınan serbestlik cihatçılar arası çatışmayı da Türkiye topraklarına sokmuş durumda. Antep ve Hatay’da pek çok vaka yaşandı.

Haritada gösterilmeyen ve pek adı anılmayan İŞİD, İdlib ve Reyhanlı’da ciddi bir varlığa sahip. Çık deyince de çıkmayacaklar. 

Erginhan’ın verdiği bilgiler Türkiye’nin örneklerini yaşamaya başladığımız çok büyük tehlike için yeterli ipucu sağlıyor.

Bilgilerden yola çıkılarak alınacak önlemler konusunda Hatay’a öncelik verilmesi ve sinir illeri boyunca ciddi bir çalışma yapılması gerektiği ortada.

Aynı tehlike Alevi, Hıristiyan ve laik Sünni vatandaşlarımızın yoğun yaşadığı İskenderun, Adana, Tarsus, Mersin için de geçerli.

Çünkü teröristlerin en büyük silahlarından biri hangi şekilde olursa olsun kaos yaratmak ve oluşacak otorite boşluğundan faydalanarak yerleşim birimini ele geçirmek.

Bunun en kolay yolu ise mezhepsel ya da etnik çatışma yaratmak. Suriye’de denediler olmadı. Türkiye’de de bizim çok uyanık olmamız gerekiyor. Çünkü huzur iklimi bir kez bozuldu mu geri getirilmesi neredeyse imkansızlaşıyor. Suriye örneğinde olduğu gibi.

kontrolü; İsrail ve Kürtler’in güvenliği. Çünkü ABD açısından kuzeyde bir Kürdistan’ın oluşturulması, ikinci bir İsrail demek. Orta Doğu ülkeleri İsrail’i, özellikle ABD ve İngiltere tarafından 1947’de zorla oluşturulan bir devlet olarak görür. İsrail de, Ortadoğu’yu, radikal grupların İsrail devletini yıkmak için sürekli fırsat kolladığı düşman bir bölge olarak tanımlar. Bu nedenle ABD, İsrail devletini koruma ve güvenliğini sağlama rolü üstlenmiş, her tehdit karşısında İsrail’in yanında yer almayı sürdürmüştür. İsrail’in uyguladığı insan hakları ihlallerine rağmen ABD, bölgedeki stratejik hedefleri nedeniyle İsrail’in koruyuculuğunu kararlılıkla sürdürmekten vazgeçmeyecektir. İsrail, ABD’nin Ortadoğu’daki gözetleme kulesi ve gerektiğinde Ortadoğu’da kullanabileceği çivili topuzudur.

Afganistan ve Irak’ta verdiği kayıplar nedeniyle, strateji değişikliğine giden ABD’nin, Ortadoğu’da artık doğrudan petrole değil, çeşitli yollarla petrol sahibi ülkelere sahip olmayı tercih etmiştir. Afganistan ve Irak’tan aldığı acı dersler doğrultusunda, “Vazgeçilmez Lider Ülke” konumunu koruyarak, “Maşa ülkeler ve/veya maşa örgütler” vasıtasıyla politikasını yürütmeyi hedefleyen ABD’nin kendini kullandıran ülkeler sayesinde başarılı olduğu söylenebilir.  ABD, 2005’te Irak anayasasını yazarken Irak nüfusunun %15’ini (%20 Sünni, %55 Şii) oluşturan Kürtlere egemenliğin %50’sini verdi. Cumhurbaşkanı, Dışişleri bakanı ve önemli devlet görevlileri Kürtlere bağışlandı.  2011’de işgal ettiği Irak’tan çekilirken, Kuzey Irak’ta kendine sadık bir Kürt Bölgesi bıraktı. Irak’ta daha fazla söz sahibi olmak için, önce İngiliz vatandaşı Kürt kökenli Fuad Masum’u cumhurbaşkanı seçtirdi. Sonra da, İngiltere’de okumuş ve yaşamış Haydar Abadi, hükümeti kurmakla görevlendirildi ve Maliki’nin yerine başbakan yapıldı. ABD, danışmanları vasıtasıyla Irak Savunma Bakanlığı ve Silahlı Kuvvetlerini kontrol altına almış durumda. Irak kuzeyinde Barzani Peşmergelerini eğiterek, yüz bin kişilik bir Peşmerge Ordusu oluşturdu.  Suriye’nin kuzeyinde PKK’nın kolu PYD/YPG’ye silah ve eğitim yardımı yapmaya devam ediyor.

ABD Savunma Bakanı Mc Namara, 1967 yılında Temsilciler Meclisi Dış İşler Komitesi’nde şöyle diyordu: “Ortadoğu taşıdığı önem nedeniyle, ABD açısından önemlidir. Bu bölge siyasi, askeri ve ekonomik çıkarlarımızın birleştiği kavşaktır ve Ortadoğu petrolü, Batı için yaşamsal önemdedir.” 

ABD Merkez Bankası Başkanlığı’nı 18 yıl yapmış Alan Greenspan, 2007 basımlı kitabında, ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin asıl nedeninin petrol olduğunu açıkça yazar. Dünya petrol rezervleri içinde çıkarılması en ucuza mal olan petrol Irak petrolleridir. 2005 yılı itibariyle, Irak’ta bulunan petrol rezervlerinin ancak %10’unun çıkartıldığı tahmin ediliyor; %90’lık büyük rezerv duruyor. Bu rezervin büyük bölümü de güneyde Basra bölgesinde yer alıyor.  İşte, ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin ve Basra bölgesini sürekli kontrol altında tutmasının asıl nedeni bu. Amerika’nın Ortadoğu’yu, Irak’ı ve Suriye’yi çok sevmesinin gerçek nedeni bu.  

İsrail’in güvenliğini sağlarken, Filistin örneğinde olduğu gibi Müslüman Arapların katledilmesine göz yuman ABD, çıkarına uygun petrol politikalarını yine Müslüman Arap ülkeleri vasıtasıyla yürütmeyi hep başardı. Özetle, ABD’nin Ortadoğu’daki varlığı, bölgedeki otoriter rejimlere dayanmakta, bu rejimler İsrail’in arkasındaki Amerikan desteğini görmezden gelmekte, böylece ABD’ye petrol sağlamayı büyük bir iştahla sürdürmektedirler.

Bu denklemde ABD, kendi çıkarlarının jandarmalığını ortak olarak seçtiği “maşa ülkeler ve örgütler” vasıtasıyla yürütmekte, radikal cihatçı terörist grupları ise ülkesinden mümkün olduğu kadar uzakta, Ortadoğu coğrafyasında tutacak şekilde politikalar üretmektedir. Ancak, Irak ve Suriye kuzeyinde Kürdistan’ın kurulması ile ikinci İsrail hedefini gerçekleştirmeyi bekleyen ABD; Afganistan’da, Suriye’de ve Arap Baharı Projesinde tökezlemiş, Çin’e karşı etkili strateji geliştirememiş, Ukrayna’da inisiyatifi Rusya’ya kaptırmış, Rusya’nın Suriye’de yerleşmesine de engel olamamıştır. Bununla beraber, Kürdistan’ı oluşturma projesinde oldukça başarılı olduğu gerçeği de yadsınamaz. 

Tüm olumsuzluklara rağmen, ABD ulusal çıkarlarından asla ödün vermemiş, bir yanda “Asya’nın Gözetleme Kulesi dediği Afganistan” sayesinde Hazar Havzası’nda;  öte yanda “maşa ülkeler ve gruplar” vasıtasıyla Ortadoğu’da zengin enerji kaynaklarını kontrol etme stratejisini pekiştirmesini bilmiştir. ABD, Vietnam’dan Afganistan’a; Irak’tan Suriye’ye hızı gittikçe artan sürekli bir savaş konumundan mutlu gibidir. Dünya nüfusunun %4,6’sını, dünya ekonomisinin %30’unu, dünya tüketiminin %25’ini, dünya savunma harcamalarının %37’ini, dünya silah ticaretinin ise %45’ini elinde bulunduran ABD’nin savaş çarkı durmadan dönmeyi sürdürmektedir.

ABD Dış Politika Uzmanı, Samuel Huntingon’un 1997’de: “Karmaşık, çok kültürlü, etnik ve ırksal ayırıma dayalı iç dinamikleriyle ABD, bütünlüğünü koruyabilmek için, bugün düşmana diğer ülkelerden daha çok ihtiyaç duyuyor.”  demesi de boşuna değil.

Devletlerin dünya küresinde rol alabilmesi ve söz sahibi olabilmesi için ülke içinde elde edilen ekonomik ve siyasal başarıların yeterli olmadığı aşikâr. Eğer öyle olsaydı, petrol zengini Suudi Arabistan ile Körfez ülkelerinin dünyayı şekillendirmede ağırlıkları olurdu. Zengin enerji kaynaklarına sahip olmalarına rağmen, 1947’den beri güvenliği ABD tarafından sağlanan Suudi Arabistan ve topraklarının neredeyse üçte biri ABD askeri üssü olan Katar, satranç tahtasında ABD’nin çıkarlarına uygun hareket etmektedir.

ABD’de, savaş olsun da bize iş çıksın diye bekleyen yüzden fazla özel askeri şirketi yarış içinde. Yıllık, yaklaşık 600 milyar dolar bütçesi ve dünya üzerinde 700’den fazla askeri üssü bulunan ABD, özellikle savunma sanayi alanında uluslararası şirketler için bir cazibe merkezi haline gelmiştir. ABD’nin silah sattığı en iyi müşterilerin Müslüman ülkeler olması ise, değişmeyen bir gerçek. Silah şirketleri, savaş çıktıkça bu ülkelere daha çok silah satıp, daha fazla para kazanmaktadır. Bu ülkeler de kendilerine biçilen rolü daha iyi oynayabilmek için ABD’den danışmanlık ve eğitim hizmeti satın almaktadır. Bu da, ABD’ye daha fazla para ödemek demek. Dünya silah ticaretinin %45’ini elinde bulunduran ABD, bu pastayı kaptırmak niyetinde değil.

Bir ABD dolarının arkasındaki yarım piramidin üzerindeki göz, 1933-1945 yıllarında ABD Başkanı olan Franklin D. Roosevelt’in onayıyla konulmuştu. Yarım piramit ve göz: “Biz herkesi gözlüyoruz. Herkes hakkında bilgi sahibi bir gücüz” anlamındadır.  ABD, hem gözetliyor hem de savaş çarkının pedalını “maşa ülkelerin” desteği ile çeviriyor.

ABD’nin yeni başkanı Donald Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı General Mike Flynn, Kurdistan TV’ye, 22 Kasım 2016’da yaptığı konuşmada: “Bana göre yeni bir Orta Doğu şekillenecek ve Irak ile Suriye bütünlüğünü koruyamayıp dağılacak. Orta Doğu’da üç veya dört yeni devletin doğacağı kanaatindeyim ve gelecekte bir bağımsız Kürdistan’ı göreceğimizi söyleyebiliriz.”  dedi. Ortaya çıkan gerçek; ABD’nin, Ortadoğu’da Bağımsız ve Birleşik bir Kürdistan Devleti kurma hedefinin sapma göstermeden ilerlediğini göstermektedir.

Türkiye’nin ise, yakın gelecekte daha büyük terör tehdidi altına girebileceği gerçeği ortaya çıkmaktadır. Suriye’de savaşı kaybeden DAEŞ/IŞİD ve El Nusra gibi terör gruplarının, yakın gelecekte Türkiye’ye geçiş yapabilecekleri dikkate alınırsa, terör tehdidinin katlanarak artacağı bir sır değil.

Ve biz, başkalarının bulduğu silahla birbirlerini öldürüp, başkalarının bulduğu ilaçla iyileşmeye çalışan insanların yaşadığı coğrafyaya, Ortadoğu demeye devam edeceğiz.  

(*) gazeteci – yazar

Benzer Gönderiler

bir yorum bırakın