“Sen Yoktun Ben Üşürken” (şiir)

Hüzün, Yoksulluk, Sevgi, Direnme Üzerine Bir Demet Şiir…

 

Nazlı Güzel

 

İnsan, doğup büyüdüğü coğrafyadan her manada beslenir. Sosyal, kültürel, siyasal hatta iklimsel şartlar karakteristik özelliklerimize şekil verir. Hele de toplumsal bir duyarlılık taşıyorsanız her gelişmeye açıktır duyargalarınız.

Tanıklık ettiğiniz toplumsal meseleleri şiir yoluyla dile getirmek zor bir yolculuğa çıkmaya benzer. Geçtiğimiz Haziran ayında Çıngı Yayıncılıktan çıkan Sen Yoktun Ben Üşürken adlı şiir kitabıyla böylesi zor bir serüvene ilk adımı atan Edip Yeşil, esmer coğrafyamız Ortadoğu’nun sorunlarını, trajedilerini, acılarını, hüznünü yanı sıra direngenliğini yansıtmakta şiirlerinde.

Yaşama farklı açılardan bakacak olursak çok sesli ve çok renkli olduğunu söyleyebiliriz. Şiir de yaşama benzer. Ya da damıtılmış bir ifadeyle şiir aslında yaşamın kendisidir. İnsana ait her şeyi dillendirir.

Kitabı bu yanıyla değerlendirdiğimizde iki özelliğini görmek mümkün. Bir; ülke ve bölge ağırlıklı şiirler. İki; insana ait her şeyi bu şiirlerde bulmak mümkün; Acı, hüzün, sevgi, yoksulluk, yoksunluk, direnme… Yerelden evrensele, tarihten günümüze…

 

Ülkemizin başına gelen en önemli gelişmelerden biri olan Gezi Direnişi’nde şehit düşen gençlerden üçü Antakyalıydı. Kitapta onlar da unutulmamış:

 

kadim kentte üç çocuk,

asi yürekli…

Cömert,

Korkmaz,

Atakan…

Asi suyunda yıkanmış üç yaban çiçeği…

baharı kucaklarında taşıyan

beşinci mevsimden üç dal,

direnişin sesine doğu’nun kraliçesi,

Süleyman El İsa, Zeki el Arsuzi, M. Ali Zerka’nın kenti

Antakya’dan

uçarı ses veren üç çocuk,

asi çocuk-lar…

 

Dizeleriyle devam eden şiirde aynı zamanda kent kimliği de öne çıkmaktadır. Antakya tarihinin önemli direnişçileri, Gezi şehitleriyle birlikte anılmaktadır…

 

Şairin doğduğu kent Antakya kitapta önemli bir yer tutmaktadır. Aşağıdaki şiir buna verilebilecek örneklerden bir tanesidir.

 

ben kavimler kentiyim, kardeşlik şehriyim,

ben hoşgörünün, barışın ve özgürlüklerin anavatanı,

bereket tanrısı Tike’yim.

Daphne’yim, Apollon’um…

Hıdır, Petrus, Musa, İsa’yım…

peygamberlerin ayak izleriyle doludur topraklarım.

ben Alevi, Sünni, Hıristiyan, Musevi’yim…

Arap, Türk, Kürt, Ermeni, Yahudi’yim…

 

Ülkemizin en trajik meselelerinin başında kadın sorunu gelmektedir. Yaşadığınız ülkenin siyasal-toplumsal meselelerine müdahil olup da bu önemli soruna işaret etmemek mümkün değil. Bu noktada;

 

yer vermemişiz sana, hiçbir yerinde hayatın.

içimizin en kuytu yerinde,

kimsenin göremediği,

yüreğimize hapsetmişiz seni.

kapanmayan yaramıza merhem,

namus belledik asırlar boyu,

dağlara kaldırdık seni.

Dizelerini aynı zamanda bir özür gibi algılamak mümkün. Şiirin devamında ise;

 

direnişin sembolüydün oysa;

Tedmur’da Zennubya

barbarlara kök söktüren…

Dominik’te Mirabel,

Sovyet’lerde Tanya,

kadim kentte Suham’dı adın…

 

derken tarihe adını yazdırmış direnişçiler üzerinden kadın gerçeği teslim edilmektedir.

 

Yerelden evrensele dedik. Şiir yazılır da yaralı ve her daim zalimler tarafından kanatılmakta olan bölgemiz halkları ve ille de çocukların esmer düşleri unutulur mu…

 

siyonist miğferden seken taşları sayıyorum karşı kıyıda,

Filistin’de, Beyrut’ta, Gazze’de,

bir, iki, üç, dört, beş…

çocuklar koşuyor; koşun çocuklar koşun, barışa koşun.

yalın ayak izlerinde düşler kopuyor parça, parça…

Bu şiir, okurun dikkatini esmer coğrafyanın esmer çocuklarının sorunlarına çekerken barışa olan özlemimizin de tercümesi oluyor; barışın çocukların düşlerinde gelişerek yaşam bulabileceğini anımsatarak…

 

İlgili Yazılar

Bir yorum bırakın