Ortadoğu’da Arap Baharı yaşayan Araplar mı, Uluslarüstü Çıkarlar mı?

“Çıkarlar” denilince en üst erdem ,önünde engel tanınmayan, ulaşılması uğruna her yol mubah görülen kavram en kutsal kavram tarif edilir oldu insanlığa. Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler eğitiminde kafalara kazılr: Uluslararasında kültürel ortaklıklar , tarihse bağlar ,yaşayan kardeşlikler  akrabalıklar,inanç benzerlikleri boş söylemler tek belirleyici vardır: “Ulusal çıkarlar”.Bunlar neyi gerektiriyorsa yapılır. Bin yıllık dostunuz olan ülke bir gün içinde düşmanınız, düne kadar kardeşçe yaklaştığınız komşunuz parçalanması , bölüşülmesi gereken ateşe atılmaktan bir an tereddüt edilmeyecek kanlınız konumuna konulabilir.Ne kadar bilimsel, objektif ne kadar ,realist bir yaklaşım!!??. İnsanlığın  genel yararına olmayan bir bilim ,bilim olur mu?Cevabı muhataplarına bırakalım ama verecekleri belli çıkarlar çıkarlar çıkarlar…

Kardeş katlini vacip, çocuk kurban edilmesini caiz kılan bu ulusal çıkar nedir acaba? Ulusal çıkar bir ulusun hayat memat  meselesi mi değil aslında öyle olmalıdır. Ama günümüzde  artık sadece ekonomik çıkar odaklı  hatta tüm ulusun değil belli şirket ve sahısların çıkarları ile özdeş durumdadır ama adında ulusal vardır.Uluslararası platformdaki  söylemlerde önce tarihi kültürel inançsal ortaklıklar benzerlikler ön plana çıkartılır, vurgular dostluk ve kardeşliğe  yapılır ve bunların örtüsü altında ulusal çıkarlar kotarılır. Her alandaki yozlaşma burada da kendini göstermektedir.Bu modelleme’de başatı ABD nin çektiği gözardı edilemez. “Threath to our national interest” sözkonusu olunca dünyanın neresi olduğu farketmez heryere istenilen müdahale yapılabilir ama  üstüne tatlı krema süslenmesi kaçınılmaz bir şekilde sürülür; ya demokrasi getirilecektir ya da terörizm ile mücadele edilecektir. Amerikan kabusu artık herkesin kabulu olmus durumda.Ve hatta kendini bölgesel güç olarak hayal eden ülkelerin kerametleri kendilerinden menkul ağzı laf yapan titri verilmiş sözde entelijansıyası medyada fetvalar veriyor: Çıkarlarımız çıkarlarımız !Savaşalım, savaştıralım keselim kestirelim ayrıştıralım bölelim. Meali ödeneklerimiz  karlarımız artsın.Erdemsizliğin erdemleştirildiği zamane insanları. Tabi ulvi çıkarların en fazla şefkatle korunması gerektiği bölge neresidir bilin bakalım : Ortadoğu! Bildiniz. Bitip tükenmez fitnelerin hertürlüsünün  zehirli tohumu atıldığında karanlık ortamlarda kan ve gözyaşı ile filizleneceği bölge…

Her zaman için dış güçler in belirleyici actor olduğu savlanır bu bölgedeki gelişmelerde .Ama acaba tüm bu belalar  bu dış güçlerin komplosu ve tezgahı mı sadece  ? Biraz daha deşelim. Bu dış güçleri güçlendiren işbirlikçiler yani direk bu kaostan semiren zümrelerin işbirliği ihaneti olmasaydı bu tezgahlar tutarmıydı?  İyi analiz edildiğinde ,asıl aktörlerin geniş kitleler netleştirirsek yerel güçler olduklarını görürüz. Kendi elleri ile evlerini yıkan harabeye dönüştüren güçler.Dış güçlerin ekmeğini pişiren kaymağını hazırlayan ve afiyetle yemelerine neden olan bu yıkım ve kandan çıkar kazanan nebbaşlardır.

Emparyalizm 20 yüzyılda planlayarak ateş gücü ile zorbaca yöntemlerle işgal eder ve sömürürdü 21 yüzyıl emparlizmi artık her nasıl kendi yapısal değişikliğe uğradı ise ( milli güç olmaktan çıkarak uluslararası ve ötesinde uluslarüstü oldu) strateji ve taktiklerini de değiştirmiş durumda. Kültürel etkileşim, dominant olan Batı kültürü ( teknolojisi,tüketim maddeleri, yaşama biçimi )toplumu ile her ülkenin insanlarının evine ve beynine model olarak girmiştir.Bu yumuşak karnın üstüne medya gücünü de kullanarak istediği algıyı yaratabilme olanağına ulaşmıştır.Bunun en somut örneği olan  El Cezire kurulduğunda alternatif bir Arap kanalı olarak yansıtıldı. Batı medyasının taraflı yayınına teknik yayın kalitesinde eşbaşlıkla Arap ve İslam dünyasının görmek duymak istediğini verdi bir süre. Plasebo güveni sağladıktan sonra  asıl misyonunun ortamı doğduğunda ise bu imajının altında gerçek işlevini yürütmeye başladı.O kadar ki bundan rahatsız olabilen Suudi Arabistan Katar ile olan rekabeti nedeniyle de Al Cezira’ya alternatif Al Arabiya kanalını kurma gereksinimi duydu.Emparyelistler daha profesyonelleşti düşünce kuruluşlarında planlar ve modeler tasarlayarak labarotuarlarda testlerini yapıyorlar. 22 Ülkenin sınırlarının global emparyalistlerin çıkarları doğrultusunda değişimini özgürlük ve demokrasi açılımı süslemesi ile dayatan Büyük Ortadoğu Projesi gibi. Proje ortaya atıldı ve şartların olgunlaşmasına çalışıldı.

BuAzizi adlı bir seyyar satıcı 17 Aralık 2010’da kendini yakarak bir protesto eyleminde bulundu. Bu tarifi mümkün olmayan acı Tunus hareketini söndürülmeyen bir ateşi yaktı. Tunuslular komünistler ve Arap milliyetçilerinin öncülükleri ile  kitleler halinde sokaklarda idi. Tunus halkı büyük umutlarla sosyalist yapıyı eşitlik insanca yaşam uğruna kurmuşlardı. Ancak sosyalizm sosyal olmaktan kısa sürede çıkarak gene egemenlerin Ali Zeynelabidin ve eşi Leyla’nın debdebeli hayatının  tatlı hayat geriye kalanlara da farklı dozlarda acılar ,yokluklar sunan bir sistemi hayata geçirdiler.Zeynelabidin yönetimi yabancı güçlerin de fiili desteği ile devrildi.Yapılan seçimlerde Gannuşi Al Nahda diğer tüm rakiplerini İslam karşıtı diye ilan ederek iktidara ulaşıyor. Oysa İslamcılar halk hareketine sonra eklemlenmişlerdi ve iyi organizasyon ve propaganda ile istediklerine ulaşabilmişlerdi.

Komşu ülke Libya’da ise Kaddafi’nin devrilmesine gerekçe olarak ülkenin bütün gelirini Libya halkından çok dış ülkelere yönelik planlarına harcaması olarak öne sürüyor Libyalılar. Önce Arap Birliği projesinin peşinde koştu Kaddafi. Bu projede yaşanan hayal kırıklıklarının ardından tekfirci gruplarca Tağut ilan edilerek defalarca suikaste uğrayınca bunun peşini bıraktı.Düşman olduğu Batı ile yakınlaşarak Afrika Birliği hayalinin peşine düştü. Çad,Nijer, Burkina Faso gibi Afrika  ülkelerine  para destekleri vermeye başladı.Ülke halkının büyük kısmı ise geliri ile geçinemiyordu. Kaddafi ne yapmış olursa olsun her türlü adalet ve vicdanı kabulden uzak ilkel bir kin , nefret ve intikam dürtüsü ile katledildi. Libya’nın nufusu 3 milyon civarında idi. Libyanın petrol geliri öncelikle kendi halkının refah seviyesinin yükseltilmesine harcanmalı idi.Körfez ülkeleri monark yapılarını dahi bu sayede koruyabilmektedir. Bu ülkelerde ne zaman çeşitli siyasi rahatsızlıklar ortaya çıksa şiddetle bastırmaktan çekinilmediği gibi asıl çözümün kesenin ağzını biraz daha açmakta olduğu görülerek ona göre hareket edilmektedir. Kaddafi  son yıllarında Batı’ya yönelmiş onlarla işbiriliği yapma peşine düşmüştü. Ancak ilk fırsatta altının oyulmasından kurtulamadı.Bingazi’de başlayan gösteriler zor kullanılarak bastırılmaya başlayınca gösteriler silahlı çatışma fazına atladı .Yönetim karşıtlarının elinde silahlar belirdi. NATO savaş uçaklarından demokrasi  bombardımanları yaptı. Birkaç bin Libyalı hayatını kaybetti ama savaşlarda bu olurdu. Halk seçimlere büyük hayallerle katıldı. Artık Özgür idiler (?) demokrasi var farklı alternatifler var ve istediklerini seçerek başa getirebileceklerdi. Gelen kim olursa olsun Kaddafi olamayacağına göre ülkenin zengin gelirleri her ferde ulaşabilecek ve dünya cennetine kavuşabileceklerdi. Ama madalyonun arka yüzünde ülke ortaya çıkan otorite boşluğunda her biri küçük feodal bey görünümünde olan yüzlerce silahlı grup vardı.Onlarca parti kuruldu ve onlarca partinin oluşturduğu ittifaklar hükümetler kuruyor ve sürekli değişkilkler olmaktadır. Hala istikrarlı bir hükümet oluşamamış durumdadır.Radikal İslamcı güçler destek aldıkları ABD’nin konsolosluğunu basıp konsolosu öldürdüler ve ABD’de şok etkisi yarattı.Libya pazarı artık açık  pazardır ama daha önemlisi petrol kaynaklarını işletme hakkı el değiştirmiştir.ABD bir hareket üssü daha kazanmıştır.Halihazırda petrol üretimi düşmüş ülkede iki ayrı bölgede özerklik ilan edilmiş durumdadır.

Demokratik ve özgürlükçü(?) Arap Bahar havaları nedense en gerici ve özgürlüklerin  sadece bol paraya ulaşabilme alanı ile kısıtlı olduğu Körfez ülkelerinin büyük çoğunluğunda esmedi.Yemen’de esti.Yemen kabilelerin borazanlarını öttürdüğü, araba , elektrik telleri ortada olmaz ise Ortaçağ formatını koruyan bir ülke.Yemenliler de özgürlük ve demokrasi isteyince alanlara döküldüler. Suudi Arabistan hemen dibinde , kendi toplumunda da bulunan Yemen kökenli nufus ve Güney Yemen’in eski sol deneyimden kalan etkisini gözönünde tuttuğunda henüz bu ülkeye demokrasi ve özgürlükleri uygun görmüyor bunu Suriye’ye daha fazla yakıştırıyor herhalde.  ABD ile işbirliğinde   burada El-Kaidei le  çatışma halindedir.Yapılan gösterilerle başta bulunan cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih devrilmiştir.Ancak Yemen gökkubbesinin altında başkaca da bir değişen  olmamıştır.

Mısır’da Mübarek döneminin doruk yapmış yolsuzlukları zaten çoğunluğu sefalet şartlarında yaşayan milyonların tahammül sınırlarının taşması, adına Arap Baharı denilen gelişmelerin esintilerini de arkaya alarak patladı.Mısır halkı sokaklardan uzak bir halk değildir.Bıçak kemiğe dayandığında ölümü göze alıp sokağa taşan bir halktır.Bu taşmalar genelde ekmek fiyatlarının arttırılması gibi çok spesifik konu ve taleplerle sınırlı olabiliyordu.Mısırlılar genel anlamda dini pratiğin baskın olduğu yaşam biçimine sahiptir. Ancak Tahrir meydanına dökülen kitlelerin büyük çoğunluğu özgürlük isteyen dini pratiklerini sürdürürken çözümü politikleştirilmiş İslam’da görmeyen demokrasi  ve özgürlük talebi olan kitlelerdi. Bedel ödeyen halk ayaklanmasının ( bu gelişmelerden hiçbiri devrim diye adlandırılamaz devrim insanlık tarihinde ekonomik ,siyasi ve kültürel anlamda çığırlar açılan ve ileriye taşıyan olgulardır ) lokomotifi bu güçlerdi. Demokrat özgürlükçü bu güçler güçlü mücadelelerine ragmen bölgede önceden benzer hareketlerde olduğu gibi önemli zaaflara sahipti. Organizasyonları zayıf ve kendi içlerinde ortak amaçlara gerektiğinde birleşebilme ve ortak hareket edebilme yetisinden uzaktı. Nitekim Mübarek askeri müdahale ile uzaklaştırılmasının ardından  seçim zamanında Tahrir güçleri üç aday ile katılırken ,halk ayaklanmasında ortada pek görünmeyen Müslüman Kardeşler köklü ve iyi organize olmuş yapıları ile tek aday Muhammed Mursi ile katıldılar ve üçüncü aday da eski rejimin temsilcisi gözüyle bakılan Mübarek’in Ahmet Şefik idi. İlk turda üçe bölünen Tahrirciler son turda yeterli oyu alabilen Müslüman Kardeşlerin(1928’de Hasan EL Benna tarafından kuruldu) ittifak ile tek aday olarak gösterdikleri

Mursi ve Şefik arasında kırk katır kırk satır seçenekleri ile karşı karşıya buldular. Tercihleri Şefik olacaksa neden meydanlarda mücadele etmişlerdi ve onca bedeli neden ödemişlerdi? Mursi ise dünya görüşlerine aykırı ve İslamcı politikalarından endişelenen bir alternatifti. Mursi ise çok büyük bir vaat ortaya koymuştu: 1 yıl içinde belli basil tüm sorunları halledecekti . Mubarek karşıtı idi.Neticede Tahrir kitlerleri yaptıkları hatanın farkına vardıklarında iş işten geçmişti. Büyük kısmı kerhen de olsa Mursi’ye geriye kalanlar ise gene Mursi’ye oy vermemek adına Şefik’e oy verdiler. Mursi bölgedeki birçok iktidar gibi yolsuzluklar ve adam kayırma konusunda hiçbirinden geri de kalmadı geçtiği de söyleniyordu.Ancak 1 yıl sonunda Mısır halkı “devrim” yapmış yeni hükümet kurmuş ancak “0” carpi “0” gene kocaman bir sıfır olmuştu.Öte yandan çok da garipsenmemesi gerektiği gibi Mursi siyasal İslam çerçevesinde kadını geri plana iten ,katı din uygulamalarına yer açabilecek bir anayasa yapımına da başlamıştı. Bu icraatlar devam ederken ilginç bir şekilde Sina bölgesinde faaliyet alanı bulmuş tekfirci çok aşırı gruplar bütün bu uygulamları da yetersiz ve kendi anlayışlarına uygun bulmayarak devlete ve Mısır vatandaşlarına karşı terör eylemlerini de devam ediyorlardı. Selefi adı verilen anlayış olarak  tekfirci gruba pek de uzak olmayan bir kısım da silah yerine  parti kurarak siyasi  arenada faaliyet gösterir vaziyette idi. Diğer bir yandan  Halk Tahrir’e tekrar yüklendi. Hükümet çözümsüzlük içinde bastırma yoluna yönelince ordu tekrar gücünü ortaya koydu.Mısır’da ordu mensupları din pratiğinde geri kalmaz.Gündüz görevde olan herhangi bir asker namaz vaktinde bulunduğu yerde  görevine ara verir namaza durur kimsenin herhangi bir sorgulaması ile karşı karşıya kalmaz mesela.Tahrir’e dökülenlere 25 milyon kadar kişi karşı Mursi’nin çağrısı Müslüman Kardeşler teşkilatı da karşı gösteriler yapmaya başlayınca ve çatışmalar başlayınca Ordu önce Mursi’ye gereken önlemleri alması ve çözüm bulması için birkaç günlük süre verdi ardından yönetime el koyarak Mursi’yi görevden uzaklaştırdı. Siyasal islamı ve her türlü gerici hareketi desteklemekle başrolü kimseye bırakmayan  Suudi Arabistan ,ordunun müdahalesine   ( Buna darbe demek tartışılır durumdadır .Kimi görüşlere göre darbe iken kimi görüşlere göre meydanlara inmiş halkın iradesinin sandıktan çıkmayan iradesine yanıt ve iki geniş kesime ayrılmış Mısır halkı arasında iç çatışma ve ötesinde iç savaşı önleme amaçlı bir müdahale)hemen destek verdi. Sözde şeriat ile yönetilen ve her türlü kendisine uyumlu siyasal İslamcı anlayışı destekleyen Suud yönetimi belki çoğu kişiyi şaşırtan bir şekilde davranmış ve ilk adım olarak 12 milyar USD’lik para aktarmıştı. Ardından Birleşik Arap Emirlikleri 6 milyar dolar aktarmıştı.Model Türkiye idi ılımlı İslam .Bir yandan ekonomisi gelişen desteklenecek diğer yandan Batı’ya ve Batı’nın çıkarlarına uyumlu diğer yandan ekonomide liberal bir anlayış Ortada mücadele edecekleri bir komünizm tehlikesi yok ancak pratikte Batı’nın istediği gibi davranmayan Şii tarafa rakip olabilecek onu “öteki” ilan edebilerek İslam dışına itecek bir anlayış olabilirdi. Şii devlet ve yapılar hiçbir bölgede zaptı rapt altında alınabilmiş durumda değildi. İran nükleer gücünü geliştirerek İsrail ve ABD için tehlike arz ederken Lübnan’daki Hizbullah İsrail için tehlike arz ediyor Irak’ta Şii yönetim ABD’ye karşı değil ancak İran’a yakın ve İran etkilemesi altında bir durumda. Suriye , Saddam’a karşı yapılan müdahale haricinde ABD ile uzlaşmaz ve muhalif  bir pozisyonda duruyor. Bölgede BOP çerçevesinde tasarlanan değişiklikler için en uygun enstrüman ılımlı islam denemesi  idi. Emperyalistler için ne İslam’ın değeri vardır ne de laboratuarlarında geliştirdikleri prototiplerinin adı ılımlı İslam konulur denenir tutmaz ise radikal İslam denilir Afganistan’da denenir. Suriye’de çıkarlar gerektiği için radikal İslamcılar sonuna kadar sahip çıkılır Afganistan’da savaşılır Mali’de eşzamanlı aynı organizasyonun uzantılarına topyekün savaş açılır.Ana belirleyici bir inançsal ya da ideolojik bakış değil çıkarların ne gerektiğidir. Karşı taraf da aynı modeli benimsemiştir.Suriye’deki yönetime karşı şavaşırken açıkça maddi destek ve silah istediği Batı’lı güçlere karşı Somali ve Mali’de savaş halindedir.Ne pragmatic bir dünya?

Suudi Arabistan’ın Müslüman Kardeşlere tavrı kendi Selefi –Vahhabi anlayışına rakip olarak kabulu ve son dönemde Suudi Arabistan yönetimine karşı hareket başlatan Müslüman Kardeşler tutuklama vakası ile anlamlandırılabilir. Mısır’da ordu müdahalesine Batının ses çıkarmayışı ılımlı islam denemesinin pratikte başarızlığının görülmesi ve buna karşı ortaya çıkan muhalefetin başka boyutlara taşınmadan Gönüllü dizginlenmesi ve istenilen başka bir modele doğru mecrasının değiştirilmesi olarak da değerlendirilebilir.

Fas’ta Kral VI Muhammed gösteriler başlayınca gerek sistem açısından anayasal  tavizler verdi ve İslamcılar’a da.Çok partili sisteme izin Verdi ve yapılan seçimde Adalet ve Kalkınma partisi iktidara geldi.

Iran’da tiranlığın doruklarında gezinen Şah halk hareketi ile karşı karşıya kalkmıştı. İslami devrim diye adlandırılan değişim aslında geniş ve çok boyutlu bir halk hareketi olarak başlamıştı.Tudeh adlı İran komünist partisi diğer solcular liberaller öncülük etmişlerdi ancak Şah’a karşı mollalar ile de işbirliği yapmışlardı.Ancak Şah yönetimi tasfiye edilirken yüzyılların köklü organizasyonuna sahip mollalar ilk iş olarak müttefiklerine döndüler ve ne kadar solcu varsa ya öldürdüler yah apse attılar ya da kaçmak zorunda bırakarak siyasi İslam anlayışı çerçevesinde rejimlerini kurdular.Yani organize olan ve kendinden başkasına varolma hakkı tanımayan yaklaşım diğerini yedi.İran’ın zengin petrol gelirlerini once halkının refahını yükseltmek yerine devrim ihracı gibi bir rüyaya harcama peşine düştüler. Batı’nın kutsal çıkarları tehlikeye girince bir maşa devreye sokuldu. Yanı başında bir diktator Saddam eski bir sorunu kaşıyarak saldırtıldı. 10 yıl süren iki ülkenin ekonomisini sülük gibi emen, altyapıları tahrip eden ve binlerce insanın ölümüne ,yaralanmasına sakat kalamsına neden olan İran –Irak savaşı. Sonuçta iki ülke de zayıf düşerken Batılı egemenler milyarlaca dolarlık silah satmışlar ve Ortadoğu’da yeni güç merkezleri kazanmışlardı.

Arap Baharı’nın kaçınılmaz   istasyonu Suriye. BOP’de minimum üçe ayrılması öngörülüyordu.Baba Esad döneminde Anti Amerikan ve Anti- İsrail cephenin kilit noktası, dış dünyaya tüm fakirliğine rağmen borcu olmayan bir ülke.Oğul Beşşar Esad ,Batı’da eğitim almış ve bir anlamda babasından sonra zoraki yönetime getirilmiş bir lider.İktidarı esnasında yavaş yavaş açılımlara başlamıştı.Bu ülkede güçlü bir demokrasinin, özgürlük ve adaletin tam takır işlediğini söylemek mümkün değil, refah seviyesinin ve gelir dağılımının iyi olduğunu iddia etmek zor .Ama hangi Ortadoğu ülkesinde bunların olduğunu söylemek mümkün ki? Suriye her şeye rağmen Ortadoğu’daki laik ve sosyal dengelerin gözetildiği bir ülkedir.Ama büyük bir günah ile içiçedir: Dünya için açık “Pazar” değildir. O halde demokrasi ve özgürlükler idolleri Suudi Arabistan ve Katar destekli bir özgürlük ve demokrasi hareketi hemen başlatılmalı idi.Sonuç ortada dünyanın seksen kusur ülkesinden tarihin görebileceği en azılı teröristlerin kafa kol keserek cirit attığı ,on binlerce insanın hayatını kaybettiği,yüz binlerin mülteci hale düştüğü belli başlı tüm şehirleri harabe haline gelmiş 3 yıla yakın süren kan, gözyaşı ve nefretin oluk gibi aktığı bir ülke. Uluslarüstü kapitalin açık pazara susamışlığı, bir kısmının boru geçiş hattı, bir kısmının inşaat projelerinin rüyası bebek kanları ile sulanmakta. Ancak tatlı rüyalar bu ülkenin direnci ile hayal kırıklıklarına dönüşerek sözde Arap baharının  sahiplerinin sonbaharı haline getirmekte.

Türkiye , Arap ülkesi olmadığına göre Arap Baharı kapsamında olmamalı diye düşünmek gerekir.Ancak Türkiye model ülke olmalı idi. Batı ile entegre, demokrasisi olan gelişen ve aynı zamanda İslamcı bir yönetime sahip ülke olarak herkesin imrendiği ve benzemek isteyeceği ülke olmalıydı.Son dönemlere kadar Ortadoğu halkları için bu model tutmuştu.Türkiye hayranlığı her kesimde doruklarda idi. Ancak,  Gezi olaylarında yaşananlar ve Suriye ve Mısır’daki gelişmelere karşı izlenen tutum ve politikalar bu havayı dağıtmıştır. Arap Baharı Türkiye ile birçok bölge ülkesinin ilişkilerinin gerilmesi ile sonuçlanmış ve Türkiye’nin ekonomik çıkarlarında hasarlara neden olmuş durumdadır.

İnsanların kanı,namusu, özgürlüğü, kutsalları çiğnenerek bir koyarak üç alma hesaplarının uluslar üstü emperyal güçlerin karanlık borsalarında şahsi ve özel kesimlerin çıkarlarını “ulusal çıkar” kisvesi altında öne sürme dönemindeyiz Devlet politikaları değil  bu çıkarlar neyi gerektiriyorsa ona göre davranılıyor. Matriks çıkarcılık dönemindeyiz.Ulusların hayat memat konuları değil uluslar üstü güçlerin bitip tükenmez iştahları kandan beslenen zümrelerin çıkarları ile yoğrulup “ulusal çıkar” diye yaşatılmakta.

Bilimin teknolojinin gelişmiş tüm imkanlarını karanlık emellerine alet etseler de, toplum mühendisliğinin beyin yıkama yöntemlerinin en üst yöntemlerini  hakim oldukları global medya aracılığı kullansalar da yetersiz kaldığı noktada tüm kötülüklerin anası her türlü melanetten kazandıkları paraları kanlı ellere yığsalar da, amacı evrensel kurtuluş ve barış olan kutsal dinleri de şeytani çarpıtma çabalarına rağmen tarihte birçok emsali görüldüğü gibi evrensel akla vicdana ahlaka galip gelemeyecekler zira hala bundan beslenen güç alan ve bu uğurda her türlü fedakarlığı yapan insanlar karşılarında var olmaya devam edecek.

Rafi OKUYAN

 

Benzer Gönderiler

bir yorum bırakın