HAFTASONU SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI KARARINA KİTLE TEPKİSİNİN PSİKOLOJİK ANALİZİ*

Nazım Serin
Uzman Psikolog
İş Psikoloğu ve Psikoterapist.

Koronavirüsle beraber yaşadıklarımızı daha önceden biri bize anlatsaydı, ya şaka yaptığını ya da fazla bilimkurgu filmi izlediğini söyler, gülebilirdik. İçinde bulunduğumuz şu zamanda sanki bütün dünya bir laboratuvara dönmüş ve her birimiz bu laboratuvarda gerçekleşen farklı sosyal deneylerin içinde birer denekmişiz gibi yaşıyoruz.

Elbette hiç kimse sırf sosyal deney olsun diye bir şey yapmıyor; ama yaşanan olaylar, kendi doğal akışları ile çok çarpıcı sosyal olgulara yol açıyorlar.

Bu sosyal olguların en son versiyonlarından birini de –  bilindiği gibi – 10 Nisan akşamı gece yarısına iki saat kala ilan edilen ve hafta sonunu kapsayan sokağa çıkma yasağının duyurulmasıyla birlikte yaşadık.

Olayın tuhaf tarafı, sokağa çıkma yasağını duyar duymaz, koronavirüs tehlikesiymiş, sosyal mesafe kuralıymış, topluluk içinde maske kullanımıymış aldırmadan sokağa fırlayan ve sigardan ekmeğine, un çuvallarından kuruyemişine ne bulduysa kapıp zulalarına tıkıştıran insan manzaralarıydı.

Trajik tarafı ise, insanların, öldürücü olduğu açık seçik bilinen bir tehdidin içine atlamaları, bu davranışlarına bağlı olarak ölümcül sonuçlar doğuracak bir tabloya zemin oluşturmalarıydı. Olayın trajedisini pekiştiren bir diğer boyut ise, kuşkusuz bunca zamandır alınmaya çalışılan önlemlerin, çekilen cefaların, yapılan özverilerin bir anda büyük bir darbe almasıydı.

Şu aşamadan sonra yapacağımız en doğru şey, belki de yaşanan bu sosyal olgunun nedenlerini anlamaya çalışmak ve alınacak dersleri çıkarmak olmalıdır. Anlarsak, bunun tekrarından kaçınma ve bundan sonra yaşanacakları daha iyi yönetebilme fırsatı elde edebiliriz.

Şimdi bu yazımızda yaşanan olayın bir sosyal psikolojik analizini yapmaya çalışalım:

Hafta sonu sokağa çıkma yasağının duyurulmasıyla birlikte ortaya çıkan kaotik tabloya mercek tuttuğumuzda, olayın bu şekilde yaşanmasına yol açan en az dört faktör tespit edebiliyoruz.

Böyle bir karmaşa yaşanmasına yol açan birinci nedenin, “bağlam etkisi” olarak adlandırabileceğini düşünüyorum. Bağlam, bir olayın meydana geldiği birbiriyle etkileşim içinde bulunan koşullar bütünü demektir. Dolayısıyla dün akşam insanların neden sokağa fırlayıp abartılı şekilde alışveriş derdine düştüklerini anlayabilmemiz için, öncelikle uzun süredir hepimizin içinde bulunduğu psikolojik bağlama bakmamız gerekiyor.

 Böylesi toplumsal olaylarda, insanların panik içinde hareket etmelerini tetikleyebilen faktörlerden biri olan bağlam etkisine verilebilecek en çarpıcı örnek, 1938’de yaşanan “Dünyaların Savaşı” adlı radyo oyunudur.

30 Ekim 1938 sabahı CBS radyosunda, Aktör George Orson Welles, Herbert George Wells’in ‘Dünyaların Savaşı’ isimli romanından uyarlanmış bir bölümü sunarken programa şöyle başlamıştı: “Marslılar dünyaya indi ve Amerika Birleşik Devletleri topraklarını istila ediyor.”

Programı dinlemekte olan milyonlarca Amerikalı, bu anonsu duyar duymaz hemen arabalarına koşar, kimileri ülkeden kaçmaya yönelir, kimileri panik halinde dua etmeye başlar, kimileri de Marslılardan saklanacak yer bulmaya çalışır.

Panik öyle büyür ki, insanlar, “Herbert Wells’in Dünyaların Savaşı adlı romanından uyarlanan radyo oyununu dinlediniz” cümlesini duyamazlar.

O dönemde yaşanan bu olay üzerine çok sayıda bilimsel analiz ve yayın yapıldı. Olayın bu kadar panik yaratmasında rol oynayan etkenlerden birinin de olayın ortaya çıkmasına zemin oluşturan bağlam olduğu görüldü. Zira bu oyun, radyodan, bir oyun gibi değil, daha çok bir haber gibi okunmaya başlanmıştı. Program, öncelikle dünyadan haberler vererek başlamış, Mars’ta yaşanan garip patlamalardan ve bir kasabada bulunan UFO’yu çağrıştıracak dev bir objeden söz etmişti. Dakikalar buyunca Orson Welles gibi herkesin güvenini kazanmış, efsane bir sunucu tarafından olayların bu şekilde anlatılması bir psikolojik bağlam oluşturmuştu. İlerleyen dakikalarda program bir anda kesilmiş ve Marslıların Dünya’ya saldırdığı, dehşet verici bir uzaylı istilasının başladığı duyurulmuştu. Fakat tüm bu anlatılanların gerçekle hiçbir ilgisi yoktu; oyunun bu şekilde sunulması, baştan sona kadar kurgu gereğiydi. Fakat panik bir kez başladıktan sonra insanlar bunun kurgu tarafını artık duyamıyorlardı.

Şimdi gelelim Cuma akşamı iki saat kala duyurulan sokağa çıkma yasağına; bu duyuru yapıldığında Türkiye’nin psikolojik bağlamı neydi?

  • İnsanlar bir aydan uzun zamandır sosyal ilişki imkanlarının kısıtlı olduğu, zamanla monotonluk yaratan ev ortamında vakit geçirmek zorunda kalmışlardı. Bu olağanüstü yaşam biçimine alışmaya çalışmanın stresiyle boğuşuyorlardı. Bazı insanların “O kadar zamandır içerideyim, sahile kadar çıkıp bir hava almamın bir mahsuru olmaz.” tarzında düşünerek kendilerini dışarı attıklarını medyadan öğrenmiştik. Bu tür girişimler insanların yaşadıkları stresin bir göstergesiydi.
  • Bu sürecin nereye kadar devam edebileceği ve gerek maddi, gerekse manevi açıdan ne kadar hasara yol açacağı ile ilgili belirsizlikler ciddi bir endişe kaynağıydı.
  • Hükümet, koronavirüs krizine, bir ekonomik krizin içindeyken yakalanmıştı. Hiçbir yetkili otorite tarafından ifade edilmese de belki bu ekonomik krizin yarattığı kısıtlılıklar yüzünden halkın beklentilerine tam olarak karşılık gelen, tam olarak güven veren yaklaşımlar sergilemekte zorlandığına dair eleştiriler medya üzerinden sıkça ifade ediliyordu. Bu da insanlardaki endişenin yatışmasını daha da zorlaştırır.  
  • Gerek sosyal, gerekse ulusal medya mecralarına yansıyanlardan anlaşılacağı gibi, insanlar evde kalma psikolojisiyle baş etmede zorlanıyordu. Bu nedenle kendilerini rahat hissedecekleri bir konfor alanı yaratmak için yeme – içme başta olmak üzere ihtiyaç duyacakları tüm malzemeleri yanı başlarında tutma ihtiyacı hissediyorlardı.

Olaydan önceki bağlam kabaca bu şekildeydi ve aslında bu bağlam bize, insanların zaten gergin, huzursuz, tetiklenmeye hazır olduklarını gösteriyor.  

Cuma akşamı yaşanan kaosun ikinci nedeni ise, karar alma sürecindeki eksikliklerdi. Karar almak ve alınan bir kararın amacına tam olarak ulaşmasını sağlamak, çeşitli boyutları olan bir “yetkinliktir”. Yani siz bir yöneticiyseniz, bir karar alırken o kararın zamanını, amaca uygunluğunu, etkisini, bağlamını ve ifade ediliş şeklinin yaratacağı algıyı göz önüne almalısınız. Her yöneticinin karar alma sürecinin bu boyutları konusunda belli bir analiz yapma yetkinliğine sahip olması beklenir.

Hafta sonu sokağa çıkma yasağı ile ilgili kararın doğurduğu sonuca baktığımızda, “karar alma süreci” dediğimiz ve yukarıda saydığımız türden bazı aşamaların gözden kaçırılmış olduğu görülüyor. Kararın, özellikle “bağlamı göz önüne alma”, “zamanlamayı iyi saptama” ve “etkili şekilde ifade etme” aşamalarının tam olarak hesaplanmadan ifade edildiği anlaşılıyor.  

Üçüncü ve medyada da en çok konuşulan neden ise, insanların sokağa çıkma yasağını duyar duymaz yaşadıkları öne sürülen korku ve paniktir. Elbette, insanların bir tehdit karşısında korku ve panik yaşamaları doğaldır. Korku, insanların mantıklı davranma becerilerini bloke eder. Yaşanan olayda bunun muhakkak payı vardır ama aslında dışarıya hücum etme davranışını tetikleyen tek faktörün korku olduğu söylenemez. Bu olayı anlamamıza yardımcı olacak başka hipotezler kurabileceğimize inanıyorum. Dolayısıyla bu sırf bir korku ve panik tepkisi değil, bu duyguları da içinde barındıran, kaos oluşturmaya, insanları daha çok mantık dışı ve dürtüsel davranmaya elverişli hale getirmiş olan bir “tahammülsüzlük refleksiydi”. Zira dışarıya her çıkan kişi korkudan dolayı çıkmış olsaydı, üstelik ölümcül bir koronavirüs tehdidi varken, sigara ya da kuruyemiş almaya değil, içgüdüsel olarak direkt gıda stoklamak için çıkardı. Ama öyle olmadı. Neden?

Belki bir kesim için aç kalma korkusu koronavirüs korkusunun önüne geçmiş olabilir – ki bu beklenmedik bir tepki değildir – ama ben daha büyük çoğunluk için asıl nedenin, uzun süredir evde kısıtlı yaşamak zorunda kalmış olmaktan dolayı, daha fazla kısıtlılığa tahammül gösterememe olduğunu düşünüyorum. Yani insanlar, uzun süredir evde yaşamaktan dolayı, alıştıkları zengin uyarıcı içeren konforu büyük ölçüde yitirmişlerdi. Yetinmek zorunda oldukları az konforun da sokağa çıkma yasağından dolayı tamamen yok olmasına tahammülleri kalmamıştı. Bu nedenle evde zaten eksik yaşadıkları konforu büsbütün yitirmemek için evde eksik olan içki, sigara, kuruyemiş gibi malzemeleri telafi etme ihtiyacıyla hareket etmişlerdi. Bu durumu şöyle de ifade edebiliriz: Cuma akşamı koronavirüsten korunmanın kurallarını hiçe sayarak sokağa fırlayanların tek motivasyonu aç kalma korkusu değildi. Muhtemelen pek çoğunun iki güne yetecek gıdası vardı. Diğer bir neden de kısıtlı konforun getirdiği tahammülsüzlüktü.

Bu tahammül azalmasının, insanları mantık dışı ve dürtüsel davranmaya itmesinin bir nedeni de yukarıda ifade ettiğimiz karar alma sürecindeki bazı faktörlerin gözden kaçmış olmasından dolayı, mantıklı ve soğukkanlı davranmaya yetecek kadar zaman verilmemiş olmasıydı. Söz gelimi sokağa çıkma yasağının olacağı bir hafta önceden duyurulmuş ve nasıl organize edileceği konusunda yeterince bilgilendirme yapılmış olsaydı, büyük olasılıkla bu tür bir refleks ortaya çıkmayacaktı.

Akla şu soru gelebilir: Hadi sokağa çıktılar diyelim, sosyal mesafeyi koruma, başkalarıyla bir aradayken maske takma kuralını niye çiğnediler?

İşte bu sorunun cevabı da dördüncü nedenimizi oluşturuyor. Biz buna “sosyal etki” diyoruz. Sosyal etki kavramı, insanların kitle halindeyken nasıl davranabileceğine ışık tutan çok önemli bir sosyal psikoloji kavramıdır. Bu kavram, davranışlarımızın tek başımızayken başka, başkalarının yanındayken başka olduğunu anlatmak için kullanılır. Yani normalde tek başımıza olsak yapmayacağımız bir davranışı veya savunmayacağımız bir düşünceyi başkalarının yanındayken yapabilir veya savunabiliriz. Örneğin, on kişinin izlediği bir filmi dokuz kişi beğendiğini söylese, biz beğenmemiş olsak bile o dokuz kişinin yanında beğenmiş gibi davranabiliriz. Yahut otobüste birinin bizi süzdüğünü görsek tek başımızayken pek aldırmadığımız halde kendimize çekidüzen verme ihtiyacı hissedebiliriz. Kısacası, biz başkalarının davranışlarından etkileniriz: “Onlar böyle yapıyorsa, böyle düşünüyorsa, ben de böyle yapabilirim yahut ben de böyle düşünebilirim” deme eğilimi olan varlıklarız. Cuma günkü olay sosyal etki kavramının farklı biçimlerini tipik bir şekilde yansıtıyordu.

Sosyal etki kavramının farklı biçimleri var. Bunlardan bir tanesi, başkalarının yaptığını, uyum sağlamak veya diğerlerine aykırı görünmemek adına yapmaktır. Diğer bir biçimi ise “Herkes yapıyor, o halde ben de yapabilirim” demektir. Herksin yaptığı yanlış bir davranış için de bu geçerlidir. “Herkes dışarı çıkmış, ben de çıkarım”, “kimse maske takmıyor ya da mesafeye dikkat etmiyor, ben de etmem” diye düşünmek bu tip davranışlardır. Bu da bizi “sosyal hızlandırma” denilen bir sosyal etki biçimine götürür: Bir kitlenin içindeyken diyelim ki, onlar bağırıyorsa siz tek başınıza olma durumuna göre daha çabuk bağırmaya başlarsınız, dans ediyorlarsa siz de aynısını yapmak için daha çabuk cesaret bulursunuz. Koronavirüsten korunma maskesi çıkarıldıysa, doğal olarak onu da daha çabuk çıkarabilirsiniz. İşte bu sosyal hızlandırma etkisidir.

Genel olarak insanlar topluluk halindeyken, tek başlarına oldukları duruma göre daha çok risk almayı göze alırlar. Bu da bir sosyal etki biçimidir. Herkesin güçlü bir alışveriş dürtüsüyle sokaklara taştığı bir ortamda kişiler, dürtünün gücü kadar herkesin aynı şeyi yapıyor olmasının da gücünü arkalarında hissederek çok daha kolay şekilde koronavirüs tedbirlerini ihmal edebildi.

Sonuç olarak; olağanüstü bir sürecin yönetimi kitle psikolojisinin titizlikle değerlendirilmesini ve kararların ona göre alınmasını, uygulamaların ona göre hayata geçirilmesini gerektirir. Koroavirüs salgının kendine has dinamikleri olsa da insan psikolojisine dair elimizde mevcut olan bilimsel bilgiler yolumuzu en zararla bulabilmemize yetecek düzeydedir.

*: Bu yazı, 12.04.2020 tarihli Cumhuriyet gazetesinin internet baskısında yayımlanmış olup, yazarın izniyle dergimizde yayımlanmıştır.

bir yorum bırakın