TOPRAK, DUMAN VE KEDİ

Güler Kalem

“Hadi kaç, kaç buradan. Kaççç!!!”

İçindeki ürkek kız çocuğu böğrünü dürtüklüyordu.

Peki, ama nereye kaçacaktı? Yol bilmez, dil bilmez, yer bilmez başka bir yurt hiç bilmez.

Akşam karanlığı yavaş yavaş bastırıyordu. Gözlerini kapatıp anasının bellettiği duaları mırıldanmaya başladı. Başını gökyüzüne kaldırdı. Dua sahibine ulaşmış mıydı acaba, dedi içinden. Bir anlam, bir alamet aradı. Yere düşen is kokulu battaniyeyi aldı. Elleri titriyordu. Kaşık kadar yüzüne kocaman bir ifade oturmuş, bir şeyler anlatıyordu. Esmerliğinin örttüğü iki küçük siyah derin çukur neyi anlatıyordu?

Kara taşın üstüne oturdu. Etrafında çalılıklar, yaban otları… Çığlıklar, top sesleri, havada takla atan küfürler ve duman, yaşının yabancısı olduğu hayatı gösteriyordu. Oysa daha dün koşturuyordu komşuları Güle’nin bostanında. Aşırdıkları şeftalinin genzini yakan tadı hâlâ damağındaydı.

 Duman havada zikzaklar çizerek kıvrılmaya devam ediyordu. Yangın yerine dönmüştü köy. Yağız adamların postalları değiyordu toprağa. Toprağın çatlamış dudaklarına postalların soğukluğu vuruyor, adımlar toprağın dudaklarını çizip geçiyordu. Yağmur suları değmeliydi oysa bu çatlamış dudaklara. Islak toprak; göğe gülmeliydi, huzur kokmalıydı kum taneleri. Islak toprak: Zine. Adının anlamı dar geliyordu yere, göğe. Artık ne bir ses, ne bir soluk çıkıyordu. Ölüm sessizliği bu yangının son küllerini de söndürmüştü. Tek duyulan ses; yaban otlarını şahlandıran rüzgârın kızgın sesiydi. Acıdan uğunan bir kadının boğuk haykırışları çarpıyor sanırdınız kulaklara. Kızgın ve öfke dolu…

Kuşlar süzülüp geçti önünde. Her zaman neşeyle ötüşen kuşların dili bağlıydı bugün. Beyaz kanatları kıpırtısızdı. Mavi bir kâğıdın üstünde duran beyaz lekeler gibi sessiz sedasız uzaklaşıyordu tüm kuşlar. İçinden avazı çıktığı kadar kuşlara seslendi.

“Durunnnnnn, nereye gidiyorsunuzzz??? Beni de alınnnnnnnn!!!”

Kuşlar da gitti. Zine, yerinde kaldı. Keşke bir günlüğüne de olsa kuş olup uçabilseydi. Kanatlarını çırpa çırpa akar giderdi. Ne duman, ne koku, ne yalnızlık, ne terk edilmişlik…

Ardı sıra savuşup giderdi.

Gece, şansına bol yıldızlıydı. Tam tepesinde dolunay… Dikkatli bakınca, dolunayda hüzünlü bir adamın bakışlarını gördü Zine. Adamın yanağında kristal parlaklığında asılı kalan gözyaşı vardı. Akmayan hüzünlü bir damla… O da mı yalnız kalmıştı? Yörüngesini kuşatan milyonlarca yıldız içinde yapayalnız mıydı yoksa?

Gözkapaklarının ağırlaştığını hissetti. Tıka basa uyku dolu bu gözler tonlarca yorgunluğa rağmen kapanamıyordu bir türlü. Kaygı uyutmuyordu onu.

Taşın duldasında iki büklüm olmuştu. Belini yaslayacağı bir dayanak yoktu. Geceyi yün döşeklerde damın üstünde yıldızlara bakarak geçirdiği zamanları anımsadı, içi ürperdi. Şimdi beline çöken iskeletinin ağırlığını hissedemiyordu bile.

Yok, yok… Olacak gibi değil. Geçmiyor. Acısı bir topak yumruk olmuş döşünde, aynı kan tazeliğinde oracıkta duruyor. Sihirli bir şefkat eli bekliyor, dokunduğunda rahatlatacak, merhem olup yanan ciğerini soğutacak sihirli bir el…

Gece, yıldızlar, açıkgözlerle gördüğü düşler… Alnından aşağıya doğru inen terler… Soğuğa rağmen sırılsıklam tere batması… Dudaklarında kırılmış bir çağrı sözü…

Söz kırılır mı peki, kırılırmış ortasından. Kimseler duymazsa kırılırmış. Yasını tutup, ağıdını yakarak, bağıra çağıra ağlamazsan, söz kırılırmış. Hâlbuki ne çok isterdi, boğazı patlayana kadar haykırmayı, naylon ayakkabılarını çıkarıp koşarak kına kokulu anasına sarılmayı… Ak gerdanından taşan kırmızı beliklerine yüzünü sürmeyi…

Sabahın ilk ışıkları güne değmeden  mağlubiyetini iyice ilan etmiş gözleri, nihayet kepenklerini indirmişti. Uyandığında tatlı bir güneş değiyordu yüzüne. Güneş serin havayı yumuşatmıştı. Berraktı renkler.

Ayağa kalkmayı denedi. Kımıldayamıyordu. Dünkü ölü toprağını üzerinden atamamıştı. Cesaretini toplayıp ayağa kalktı yine de. Adımını atarken iki bacağının arasında bir hoşluk hissetti. Yumuşak ve tüylü… İrkilerek ayaklarını çektiğinde gözlerini kırpıştıran kedi yavrusunu gördü ve böylece rahatladı. Eğilip yavruyu kaldırdı yerden. Yavru, minik tırnaklarını Zine’nin kollarına geçirip, pembe burnuyla koklamaya başladı onu. “Miyav”ın yabancısıydı. Kim bilir; susuzluktan hiç sesi çıkmıyordu. Yavruyu havaya kaldırdı. Baktı, baktı, baktı. Uzun uzun baktı. Görmeye çalıştığı her neyse… Kedinin suskunluğu ve uysallığı görüş alanını epeyce genişletmiş olacak ki, kaç dakika daldığını anımsayamıyordu. Küçük bir öpücük kondurdu burnuna. Yavru hâlâ gözlerini kırpıştırıyordu. Öyle savunmasızdı ki, Zine’yi patileriyle kavramış, bırakmıyordu.

Yavruyu kara taşın üstündeki battaniyeye sardı. Elleri titriyordu.

Yıllar öncesine gitti.

Dere kenarında annesinin tepinen beyaz bacakları, suyun berraklığı, kilimlerin darp edilmiş yüzleri canlandı gözlerinde bir bir. Üç müydü dört müydü yaşı, anımsayamıyordu. Annesine koşuyordu elinde bir küçük bakır bakraç. Çağıldayan derenin köpüklü sularına atılarak savrula savrula geliyordu. Annesine bir an önce varma isteği vardı. İsteğine gem vuran sular, küçük bedenini tokatlıyor, korkunç ağzını açmış, yorulan kollarını yavaş yavaş kendine çekiyordu. Annesi bir dağ kadar heybetli ve bir o kadar da uzak görünüyordu. Ulaşılmazdı.

Sonrası koca bir boşluk…

Siyah bir karaltı…

Gerisini anımsamak bile istemiyordu.

Telaşla suyu yararak imdadına yetişen annesinin korkusu tüm vücuduna yayılmıştı. Öksürüğe tutulmuş kırmızı suratından dökülen yaşları annesinin döşünü yakıyordu.

Bir top alevine dönmüştü başını yasladığı yer. Battaniyeye sarmıştı annesi o sıcakta. Battaniyenin üstünde iki geyik, gözleri korku dolu bakıyorlardı birbirine. Ürkmüş üzüm gözlerinde geyikleri görüyordu. Annesi saçlarını, o geyikleri okşamıştı.

Ayaküstü daldığı hayalden çıkması çok sürmedi.

Gitmeliydi. Naylon ayakkabılarını sürüye sürüye çalılıkların arasından çıktı. Dün akşamdan kalan sessizlik, uslu uslu yerinde oturuyordu. Rüzgâr da yoktu. Oysa bu saatlerde toz toprağa karışır, göz gözü görmezdi. Adımları kısa ve çekingendi. Ne çok terlemişti oturduğu yerde. İç donundan tut da saç teline kadar tere batmıştı.

Evleri köyün öteki ucundaydı. Tek bir insana rastlamadı yolda. Neredeydi bunlar? Toprak damların el ucuyla yapılmış sürgüleri sonuna kadar dayalıydı. Damlardan içeri eğilip baktı. Tek bir Allah’ın kulunu bile görmedi.

İçini bir korku sardı. Bu işte bir bit yeniği vardı. Evlerine yaklaştıkça kalp atışları hızlandı. Geniş avlulu olan bahçeli evlerinin beyaz boyalı sürgüsü ne hikmetse kapalıydı. Besmele çekip sürgünün mandalını kaldırdı. Kapı, asırlardır açılmamış kırk haramilerin kapısı gibi koca bir “Ah” sesiyle açıldı sonunda.

-Ah……! Ah….!Ah…….!

Avlu, insan doluydu. Renkler, kokular, cinsiyetler birbirine karışmıştı. Zine, şoktaydı. Büyüyen gözbebeklerine tıklım tıklım yerleşiyordu gördükleri. Belki hafızasına mıhlanmak üzere deklanşöre basıyordu o saydam tabaka. Artık saydam da değildi. Rengârenk bir merasimin bulanık halkaları yerleşmişti göz çukurlarına.

İrili ufaklı dilsiz kalabalığın içinde on iki yaşında bir çocuktu Zine.

Az önce korkudan fırlayacakmışçasına pır pır atan kalbini hissetmiyordu şimdi. Duyguları, soğuk cesetlerle talazlanmıştı. Cesetleri tek tek kaldırıyor, yüzleri adeta aklına resmediyordu.

 Annesini enkazın içinde bulması zor oldu. Bulunca da cansız bedenine sımsıkı yapıştı ve elleriyle sarstı alelacele. Acı bedenini esir almış ve Zine’yi soluksuz bırakmıştı. Annesinin yüzü; çenesinin ortasındaki yeşil dövmenin rengine dönmüş, ağzı açık kalmıştı. Peynir sularıyla ovduğu sağlıklı dişleri görünüyordu dudağının aralığında. Kızıl beliklerinin lastikleri açılmış, saçları bakır teller gibi etrafa dağılmıştı.

Zine, o cılız cüssesinden hiç de beklenmeyecek bir çeviklikle annesini kaldırıp kucakladı. Bir boşluğu sarıyordu kolları adeta. Sıcaklığı hiçbir zaman dolmayacak buz kütlesine dönmüş kocaman bir boşluğu sardığı için vedalaşmaları uzun olmadı.

O enkaz yığınından, ölüler avlusundan bir ruh gibi çıkmıştı. Uğursuz rüzgârın çıkarttığı korkunç ses yine kulağındaydı.

Gitmeliydi…

Yavru kediyi anımsadı. Yürüyemedi. İçindeki bütün merhamet duygularını ölüler avlusuna gömüp çıkmıştı oysa. Kediye ayıracak minnacık bir kırıntı aradı yüreğinde. Bulamadı.

 Orada, öylece dururken…

 İçindeki ürkek kız çocuğu böğrünü dürtükledi.

“Hadi kaç, kaç buradan. Kaççç!!!”

*Islak Toprak: Zine

bir yorum bırakın