NEHC’UL BELÂGA İÇİN: SUNUŞ

AHMET (VERDE) ÖZUĞURLU

Bismillâhirrahmânirrahîm
Rahman Rahim Allah’ın Adıyla

Peygamber (s) buyurmuştur: “Her kim benim gibi yaşamak, benim gibi ölmek ve Rabbimin bana vaat ettiği “huld (kalıcı/sonsuz)” cennetine girmek isterse, benden sonra Ali b. Ebi Talib’i ve O’nun ardından da zürriyetini veli edinsin. Muhakkak ki, onlar hidayet kapısından asla ayrılmazlar ve dalalet kapısından asla girmezler.”

      Hadisin yer aldığı Sünni kaynak: El-İsabe fi Temyizi’s-Sahabe, el-Askelani, hadis no: 2872, c: 2, s: 485; Mecme’u’z-Zevaid, Ali bin Ebu Bekir el Heysemi, c: 9, s: 108; Kenzu’lUmmal, el-Muttaki’l Hindi, hadis no: 34198, c: 12, s: 103.

Çeviri, sahibine çok büyük bir sorumluluk yükler. Özellikle sözün sahibi İmam-ı Ali (a) gibi bir şahsiyetse.

Çevirmenin ve Okuyucunun Sorumluluğu (Önemi):

Okuyucu sözün sahibine olan güveninden dolayı, yazılanları kayıtsız şartsız doğru kabul edecek ve belki de yaşantısını buna göre sürdürecektir. Bu durumda, bu sözleri rehber edinen kişinin her hatasında/günahında çevirmenin payı olacaktır.
Ancak, bu tür kitapları okumak da okuyucuya aynı oranda büyük bir sorumluluk yükler. Çünkü bu sözleri duyduktan sonra kişinin artık, “Hakka uygun yaşam sürmemi sağlayacak, hakkı batıldan ayıracak bir rehberim yoktu.” deme hakkı kalmayacaktır.

Çevirinin Zorluğu:

Arap dilinde yazılmış bir yazıyı Türkçeye çevirmek bir varil dolusu suyu bir bardağa sığdırmaya çalışmak gibidir. Çünkü Arapçada 40.000 kök kelime varken Türkçede yalnızca 2.000 kök kelime vardır. Bir de çevirdiğiniz yazı Arap dilinin zirvesindeki bir eser ise konunun ehemmiyetini ve zorluğunu siz anlayın. Bu nedenle Ahmet Yaprak sadece emeğinden dolayı değil aynı zamanda cesaretinden dolayı da övgüyü hak ediyor.

Bu tür kitapların çevirisinin amacına uygun yapılabilmesi için her iki dili bilmek yeterli değildir; kitabın içerdiği konular hakkında da bilgi sahibi olmak gerekir. Diğer bir deyişle sözcüklerin dini veya bilimsel kavram olarak da karşılığının bilinmesi gerekir. Aksi takdirde çeviri hedefine ulaşamaz. Ahmet Yaprak’ın üstün dini bilgisi ve bir mühendis olarak da bilimsel terimlere aşinalığı bu anlamda büyük önem arz etmektedir.

Sıradan bir romanı çevirirken kelimelerin birebir çevrilmesi zorunluluğu yoktur, önemli olan cümlenin ifade ettiği anlamı yakalamaktır. Bu nedenle bazen çevirmenler, orijinalinden çok daha iyi bir anlatım yakalayabilmektedir. Bunun en büyük örneği Edgar Allan Poe’nin “Annabel Lee” şiiridir. Melih Cevdet Anday şiiri o kadar güzel çevirmiştir ki, çevirisi daha sonra tekrar İngilizceye çevrilmiş ve orijinali kadar meşhur olmuştur.

Ancak Nehcü’l-Belaga gibi, bilimsel konuların yanı sıra, dini hükümler içeren ve İmam-ı Ali (a) gibi mukaddes bir şahsın ağzından çıkan sözleri birebir çevirmek, hiçbir kelimeyi es geçmemek zorunluluktur. Çünkü tıpkı Kur’an gibi, her kelimenin zahiri, batını, muhkemi, müteşabihi vardır. Bu da çeviriyi oldukça zorlaştıran bir unsundur. Çünkü bu durumda hem hedef dilde o kelimeyi tam karşılayan bir kelime bulunmalı, hem bulunan kelime dini kavram olarak yerine oturmalı, hem de söz dizisinin estetiği korunabilmelidir. Estetiğin korunması, okuyucunun kitaba olan ilgisi ve yaklaşımı açısından çok önemlidir, ancak bunu başarmak çok zordur. Dünyada romanı en fazla dile çevrilmiş olan Cervantes (Don Kişot, yaklaşık 150 dil) çeviri için şöyle der: “… çeviri ters çevrilmiş bir halıya benzer, tüm desenler üzerindedir ancak siz ondan haz almazsınız…”

Türkçenin Arapçaya göre oldukça zayıf bir dil olması nedeniyle bu sorunlar ancak Türkçeye geçmiş bazı Arapça kelimelerin kullanılmasını ile aşılabilir, böyle de yapılmıştır.

Kitabın İçeriği Hakkında:

Şüphesiz günümüzde pek çok grup, atalarının, liderlerinin barbarlıklarını ya kahramanlıkmış gibi anlatır veya olumsuz davranışlarını gizleyip, onları evrensel fikirlere sahip kişilermiş gibi göstermeye çalışır. Bunun için bazen onların sözleri içerisinden kıyıda köşede kalmış ve tesadüfî söylenmiş bir cümleyi cımbızla seçerek, sanki söz konusu liderin hayat anlayışı buymuş gibi gösterirler yahut aslında kötü amaçla veya sıradan bir sebeple söylenen bir söze, sündürerek, zorlamalı bir şekilde yüce anlamlar yüklerler. Bu da olmazsa, kendileri hikâyeler ve sözler uydurup atalarına/liderlerine isnat ederek, insanlar üzerinde onların bilge kişiler oldukları algısı yaratırlar. Oysa bu liderlerin fiillerine ve sürdükleri yaşam tarzına bakıldığında, o sözlerin onlardan çıkma ihtimalinin olmadığı rahatlıkla anlaşılabilir. Bilgi kirliliği ve karşılaştıkları bilgilerin doğruluğunu araştırma konusundaki tembellikleri ise -gerçeklere ulaşma yolunda- insanların önündeki en büyük engeldir.

            Bu eserde şu durum son derece nettir: İmam-ı Ali’nin (a) ilmi sadece dini konularla sınırlı değildir ve aslında O’nun ilmi sınırsızdır demek daha doğrudur. Kim aynı anda döneminin en önde gelen ekonomisti, siyaset bilimcisi, felsefecisi, hukukçusu, eğitimcisi, teoloğu, sosyoloğu, psikoloğu, edebiyatçısı, hatibi, astronomu, matematik dâhisi ve ve ve… dir? Saymakla bitiremeyiz. Tarihçiler başka hiç kimse için böyle bir bilgi yazmaya cesaret edememiştir. İşte tüm bu ilminden dolayı İmam-ı Ali’den (a) başkası da “Selûni kable en tefkîdûni!” “Beni kaybetmeden bana sorun!” demeye cesaret edememiştir.

            İmam-ı Ali’nin (a) hutbeleri, mektupları, vasiyetleri, şiirleri ve veciz sözleri incelendiğinde iki konu dikkatimizi çeker: Birincisi; pek çok büyük filozofun sözleri ve çözüm önerileri sadece kendi toplumlarını veya kendi dönemlerini aydınlatırken, İmam-ı Ali’nin (a) sözleri her dönem ve her toplum için geçerlidir.

            Dikkati çeken ikinci konu ise; İmam-ı Ali’nin (a) devlet yönetimi, sosyal hayat ve eğitimle ilgili sözlerini beş yıllık kısa süren hilafet döneminde hayata geçirerek uygulanabilirliklerini de ortaya koymuş olmasıdır. Yani fikirleri ütopik (hayali) değildir. Pek çok filozof halkın yönetimiyle ilgili hayali devletler kurmuş, kendilerince ideal yönetim biçimini anlatmış ancak zaman içerisinde bunların hataları, eksiklikleri ve uygulanabilir olmaktan, insan gerçeğinden ne kadar uzak oldukları ortaya çıkmıştır. Ancak İmam-ı Ali (a), fikirlerini bizzat hayata geçirerek uygulanabilir olduklarını da kanıtlamıştır.

İmam-ı Ali’nin (a) Büyük Mucizesi

İmam-ı Ali’nin (a) ortaya çıktığı çöl ortamında kaynağı ilahi olmaksızın böyle bir ilme sahip olması mümkün müdür? O’nun paha biçilmez değerde ve çağları aşan düzeydeki bu bilgeliğinin nasıl bir dönemde ve ortamda ortaya çıktığını unutmamalıyız. Acaba her biri yıllarca sürecek yükseköğretimi gerektiren O’nunkilere benzer hikmetli sözlerin bir araya getirilebilmesi için kaç siyaset, hukuk, sosyoloji, psikoloji, astronomi vb. benzer bilim dalının profesörü bir araya gelmelidir? Üstelik bu bilgilerin aktarımı da edebi yönden kusursuzdur ve Arap dilinin en büyük eseri sayılmaktadır. Kaldı ki, Arap dilinin gramer kurallarının temelini atan da İmam-ı Ali’dir (a). Dilin, kültürlerin aktarımında en önemli araç olduğu düşünüldüğünde bu konunun önemi anlaşılacaktır. Bu olay ancak mucize olarak adlandırılabilir.

Nehcü’l-Belaga ve Kur’an

Değil mi ki, Hz. Muhammed (s) “Ben ilmin şehriyim Ali kapısı, ilmi isteyen kapıya gitsin.” demiştir; değil mi ki Peygamber (s) İmam-ı Ali’ye (a) hitaben; “Benim Kur’an’ın indirilişi için savaştığım gibi, sen de tevili (uygulaması) için savaşacaksın.” demiştir; değil mi ki Peygamber (s); “Ali Kur’an’la, Kur’an’da Ali ile beraberdir” demiştir; değil mi ki Peygamber (s) “Ali dinimin açıklayıcısıdır.” demiştir; o halde Nehcü’l-Belaga’yı anlamak Kur’an’ı anlamaktır. Tersinden söylersek, Kur’an’ın içerdiği ilimleri ve gerçek mesajını anlamak isteyen Nehcü’l-Belaga’yı okumalıdır.

İmam-ı Ali de (a) Peygamberin (s) bu ve buna benzer sözlerinin tamamını “Ben Kur’an-ı Natık’ım (Konuşan Kur’an’ım)” sözüyle bir cümlede toplamıştır. Kur’an’ın bizzat tebliğcisi olan Peygamberin gösterdiği adres dışında, Kur’an-ı Natık İmam-ı Ali (a) dışında bir yerden Kur’an’ı öğrenmeye çalışmak ise kişiyi ancak hedeften uzaklaştırır.

Nehcü’l-Belaga’yı Anlamak:

Bir zamanlar üstadım Şeyh Hasan Kalav (k) şöyle bir cümle sarf etmişti: “Nehcü’l-Belaga’yı okuyan ve anlayan bir insanın kötülük yapabileceğine inanmam.” Nehcü’l-Belaga, içerisinde halkın anlayacağı düzeyde sözlerin yanı sıra tefsiri gereken pek çok ifadeyi barındırır. Masum İmamlar’ın (a) rehberliği olmaksızın bazı sözlerin ne anlama geldiğini çözmek imkânsızdır. Tıpkı Kur’an gibi bu sözlerin de zahiri-batını, muhkemi mütaşabihi vb. vardır. Bu nedenle Kur’an konusunda olduğu gibi, İmam-ı Ali’nin (a) bir takım sözlerinin tefsirini On İki İmam’dan (a) öğrenmeliyiz.

Hakkın Üzerini Örtme Çabaları:

İmam-ı Ali’nin (a) din ve siyaset anlayışı, insanların tam da ihtiyaç duyduğu birlik ve beraberliği, huzur ve güven ortamını, insan haklarının en üst düzeye taşındığı, herkesin eşit yargılandığı bir adalet sistemini, ekonomik refahı ve liyakate göre mevki sahibi olmayı sağlayacak, rüşvet, yolsuzluk, devlet hazinesinin talan edilmesi gibi haksızlıklara da asla izin vermeyecek, ülke ekonomisini belli ailelerin, grupların veya şirketlerin hâkimiyetine vermeyecek ve doğrudan Dünya’da barışı amaçlayan bir sistem kurmaya yöneliktir. Bu ise cehaletlerinden faydalanarak insanların kanını emen sömürgecilerin hesabına gelmeyecek bir durumdur. İşte tam da bu nedenle İmam-ı Ali’nin (a) çağları aşan bu yüce ilmi yok sayılmaya, üzeri örtülmeye ve gündemden kaldırılmaya çalışılmıştır, çalışılmaktadır. Kimi zaman İmam-ı Ali’ye (a) ait sözler O’ndan yüzyıllarca sonra yaşamış olan başkalarına mal edilmiş, kimi zaman da O’na ait olmayan düzeyi düşük sözler O’na mal edilmiştir. 

            Bazıları kendilerini iyice komik duruma düşürüp bu sözlerin İmam-ı Ali’ye (a) ait olmadığını iddia ederek reddederler. Bunu söyleyenler iyi niyetli olsalardı sözü söyleyenden önce anlamıyla ilgilenirler, faydalanmaya çabalarlardı. Sırf rakip gördüğü birinden çıktığı için iyi ve faydalı bir sözü reddeden insan zaten yeterince küçüktür, bu nedenle bu kişiler hakkında bir şey söylememize gerek yoktur.

Ayrıca böyle bir iddia yalnızca İmam-ı Ali’yi (a) değil, “Ben ilmin şehriyim Ali de kapısı…” diyerek İmam-ı Ali’nin (a) ilminin sınırsızlığını dile getiren Peygamberi de (s) yalanlamaktır. Mademki İmam-ı Ali (a) doğrudan Allah’tan vahiy alan ilim şehrinin kapısıdır, ondan bu olağanüstü ilimlerin çıkması kadar doğal bir şey olabilir mi? Hatta bunun aksi olsaydı yadırgamamız gerekirdi.

            Kaldı ki dil ve edebiyat uzmanları yaptıkları araştırmalarda bu sözlerin tamamının aynı kişiden çıktığı, o kişinin de İmam-ı Ali (a) olduğu konusunda mutabıktır. Çünkü sözler, söyleniş amacı, üslubu, gramer yapısı açısından aynıdır ve anlam olarak da birbirlerini destekleyici büyük bir tutarlılığa sahiptir.

            Ayrıca örneğin “Nehcu’l-Belâga”da öyle yüce sözler vardır ki; kimse kendisine ait bu sözleri başkasına mal etmezdi, bu kişi İmam-ı Ali (a) dahi olsa. Bu sözler İmam-ı Ali’ye (a) ait olmasaydı bunlara kitaplarında yer verenler kendilerine mal ederlerdi ve kıyamet gününe kadar da büyük bir şeref sahibi olurlardı.

            Bu sözlerin İmam-ı Ali’ye (a) ait olduğunun kanıtlanmış olması bir yana, dil bilimcileri ayrıca Hz. Âdem’den (a) bu yana hiç bir peygamberin İmam-ı Ali (a) kadar hikmetli söz söylemediğini ve “Kur’an ile İmam-ı Ali’nin (a) sözlerinin aynı ağızdan çıkmışçasına” üslup bakımından birbirine benzediğini de ortaya koymuşlardır. Bu da O’nun -tıpkı Peygamberimiz (s) gibi- Ehlibeyt ‘ten olması nedeniyle ilahi bir mededle konuştuğunun delilidir.

            İnsanlığın kurtuluşu için kesin çözümler sunan İmam-ı Ali’nin (a) bu dehasının üzerini günümüzde iki ana grup örtmeye çalışmaktadır: Emeviler ve Avrupalı sömürgeciler.

Emeviler’in Çabaları ve Nedenleri:

Emeviler, önce Allah ve Resulü tarafından atanmış imamı reddederek Allah’a ve Resûlü’ne karşı doğrudan savaş açmış, kan dökmüş ve İslam’da fitneye yol açmış daha sonra da İmam-ı Ali’yi (a) fitneye neden olmuş, insanları yönetmeyi becerememiş gibi göstermeye çalışmışlardır. Bunun yanı sıra Allah’ın Şura Suresi 23. ayetinde Peygamber’in (a) ise sayısız hadisinde “sevgisini farz kıldığı ve ondan ancak bir münafığın nefret edeceğini” açıkça bildirdiği bu Yüce İmam’a (a) cami minberlerinde yaklaşık 63 yıl* lanet okuyarak kendisini aşağılamaya ve taraftarlarını da sindirmeye çalışmışlardır. Bunun dışında Ehlibeyt’ten (a) geriye kalan çocukları Hz. Hasan (a) ve Hz. Hüseyin’i (a) şehit ederek Ehlibeyt’i (a) ve onlardan gelen ilimleri tamamen ortadan kaldırmaya çalışmışlardır.

Emeviler’in bu çabalarının nedeni aslında hiçbir zaman kabul etmedikleri İslam’ı ortadan kaldırmak, Bedir’de katledilmiş olan atalarının intikamını almak ve daha önemlisi İmam-ı Ali’den (a) gelen ve insanları aydınlatan yüce ilimlerin halk tarafından öğrenilmesine engel olarak onları cahil bırakmaktır. Çünkü akıllı ve bilgili insanları sömürmek hiç de kolay değildir. Çünkü akıllı ve bilgili insanların Emevi zihniyetindeki insanların lider olmalarına müsaade etmeleri mümkün değildir.

            Ancak Emevilerin, Abbasilerin ve onların takipçilerinin tüm çabalarına rağmen Ehlibeyt (a) nuru sönmemiş ve gerçek İslamiyet 260 yıl süren On İki İmam (a) dönemi sayesinde nesillerden nesillere taşınmış ve günümüze kadar ulaşmıştır. Çünkü Allah (cc) Kur’an’da nurunu tamamlayacağı sözünü vermiştir ve Allah (cc) verdiği sözü mutlaka yerine getirir.

            Böylece İmam-ı Ali’nin (a) topladığı ve tefsirini yaptığı Kur’an başta olmak üzere İlim Şehri’nin Kapısı’ndan gelen ilimler, Müslümanları aydınlatmış ve İmam Caferi Sadık’ın (a) talebesi, cebir ve kimya ilminin babası Cabir b. Hayyan ve ikinci Aristoteles sayılan Farabi gibi Dünya’da kalıcı eser bırakan pek çok efsane bilim insanına ilham kaynağı olmuştur.             On İki İmam (a) döneminde ve attıkları sağlam temeller sayesinde sonraki dönemlerde Müslümanlar Dünya’nın en ileri en medeni toplumu olarak tüm dünyaya örnek olmuştur.

Avrupalı Sömürgecilerin Çabaları ve Nedenleri:

Haçlı seferleri 1095 yılında Papa ll. Urbanus’un Clermont Konsili’nde yapmış olduğu çağrı üzerine 1 Ağustos 1096 yılında başladı. Görünüşte amaç, Kudüs’ü Müslümanlardan geri almak ve Hıristiyanları Müslüman zulmünden kurtarmaktı. Ancak gerçekte amaç, Papalığın dünya hâkimiyetini kurmak, papalığın ve ona bağlı hükümdarların boşalan kasalarını doldurmaktı, öyle de oldu.

            Fakat Avrupalıların, haçlı seferleri ile kasalarını doldurmaktan daha büyük bir kazancı oldu: Ortaçağ’da kaybetmiş oldukları medeniyeti geldikleri bu topraklarda yeniden buldular.

            Çünkü Ehlibeyt’ten (a) aldıkları ilimle aydınlanmış Müslüman Araplar, onların çok ötesinde bilim ve kültüre sahipti. Avrupalıların varlığını dahi unuttukları Platon, Aristoteles gibi büyük filozofların eserleri Arapçaya çevrilmiş ve şerhler (geniş açıklamalar) yazılmıştı. Haçlı seferleri dolayısıyla yaklaşık 250 yıl bu topraklarda kalan Hıristiyanlar bu medeniyeti ve özellikle de kaybetmiş oldukları Eski Yunan Felsefesini Avrupa’ya taşıdılar. Avrupalı bilimciler Haçlı Seferleri’nden sonra da irtibatı koparmadılar. Ortadoğuluların ilmi ve sanatsal birikimlerinden faydalanmaya devam ettiler. Bu da -Eski Yunan Medeniyetinden sonra- Avrupa’da yeniden bir uyanışa neden oldu. İşte bu nedenle bu dönem “Rönesans” yani “Yeniden Doğuş” olarak adlandırıldı. Yani Avrupa yeniden doğuşunu günümüzde vahşi olarak nitelendirdiği Müslümanlara, onlar da İmam-ı Ali’ye (a) ve O’nun zürriyetinden gelen İmamlara (a) borçludur.

Avrupalılar, İmam-ı Ali’nin (a) çağları aşan ve tüm dünyaya barışı, sevgiyi, huzuru ve ekonomik refahı hâkim kılacak olan düşüncelerini çok iyi bildikleri halde yok sayıp işbirliği yaptıkları vahşi Emevi zihniyetinin günümüzdeki uzantılarını ön plana çıkararak ve onlara her türlü maddi desteği sunarak Ortadoğu’yu tam sömürebilecekleri bir hale getirdiler. Ellerinin altında İslam’ın gerçek temsilcisi İmam-ı Ali’nin (a) fikirleri mevcutken, Ortadoğu’yu sömürebilmek, halklarını köleleştirebilmek için işbirlikçi Emeviler’i İslam’ın temsilcileri haline getirdiler.

Böylece insanların aydınlanmasına, bilinçlenmesine ve onurlu bir yaşam mücadelesi vermelerine neden olacak İmam-ı Ali’ye (a) ait fikirler hedef olmuştur.

Dünyayı Yönetenlerin Ortak Düşmanı: Aleviler

Tabii ki; sömürü sisteminin Ortadoğu’ya yerleştirilmesi ve İmam-ı Ali’nin (a) kurtuluş reçetesi olan fikirlerinin üzerinin örtülmesi için Avrupalılar ile işbirlikçi Emeviler’in önünde çok büyük bir engel vardı: İmam-ı Ali’nin (a) ilmiyle aydınlanmış ve ahlakıyla kişilikleri şekillenmiş ve dünyanın ihtiyacını duyduğu örnek yaşamın temsilcisi olan Aleviler. Bu nedenle Aleviler Ortadoğu’da Avrupalıların ve onların işbirlikçisi Emevilerin ortak düşmanıdır.

İnsanoğlunun Büyük Kaybı

Şayet Müslümanlar İmam-ı Ali’nin (a) velayeti üzerine ittifak etselerdi, ondan gelen nurani ilimlerle amel etselerdi, aralarında mezhep ayrımı denen bir şey olmayacak, bin dört yüz yıldır dökülen Müslüman kanı dökülmeyecek ve Ortadoğu insanı huzur ve zenginlik içerisinde yaşayacaktı.

            Aynı şekilde Avrupalılar ve diğer dünya ülkeleri de bu bilgilerin yok saymasalardı, İmam-ı Ali’nin (a) insanlara öğretmiş olduğu insan hakları ve adalet kavramlarına Rönesans’tan bin yıl önce kavuşacak, O’nun kriterlerine göre seçilen yöneticiler de ülkelerini adaletle yöneteceklerdi.

Böylece sadece Ortadoğu’da değil tüm dünyada barış ve esenlik hüküm sürecekti. Ancak tersi yapıldı. Bu ise tamı tamına Şeytan’ın Kur’an’daki vaadidir:

“Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.”(Araf 16)

Zavallı insan ne büyük kayıptadır! Farkına vardığında ise iş işten geçmiş olacak.

Ne mutlu, İblis’in ve zürriyetinin bu oyununa gelmeyene!

Allah-u Teâla Zümer Suresi 18. Ayetinde buyuruyor:

“Sözü dinleyip de onun en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir.” Allah (cc) bizleri bu zümreden eylesin; Ehlibeyt’in (a) yolundan İmam-ı Ali’nin (a) nurundan mahrum eylemesin. Şüphesiz O, Semi’dir Basir’dir, kullarının yakarışlarını duyar ve görür.

Mayıs 2019

bir yorum bırakın