Anadiline Sürgün

Nazlı Güzel

“aylarca bir başıma kaldım o hastanede. Bir dilsiz gibi, konuşamayan, derdini anlatamayan bir dilsiz… Tek kelime türkçe bilmiyordum. Bildiğim tek dil olan arapçayı ise oradaki hiç kimse anlamıyordu. Bir şey istemek için seslendiğim hemşireler, türkçe konuş anlamıyoruz, diye azarlıyorlardı. Bir tanesi var ki, pis arap, çık dışarı, diye hakaret ederek, odadan kovuyordu beni.”

                sesi titredi, gözleri nemlendi. Başını önüne eğip, sustu. O günlerin acısından damıtılmış bir hüzün, gözlerinden taşıp ay ışığına karıştı. Bunları ilk kez anlatıyordu kızına. Bu gece, bunca yıl sonra ilk kez tüm cesaretiyle yarasını göstermişti. Hiç kimse onun kültürel kimliğinden, türkçe bilmiyor oluşundan dolayı böylesine aşağılandığını bilmiyordu. Dahası, hala türkçe bilmiyordu, ve hala bu durum onu fazlasıyla incitiyordu. Cansuyu da. İçinde kanayan bir yara gibi taşıyordu annesinin bu gerçeğini.

             hasret ana, birkaç cümleyle özetlemişti kendinin ve kuşağının trajedisini. Aylarca çekmişti bu eziyeti.

            seksenli yılların başıydı. Çocuğunu tedavi etmek için yattığı hastanede türkçe bilmediği için iletişim kuramamış, gittikçe büyüyen bir yalnızlık ve çaresizlikle kalakalmıştı. Her hırpalanışında, yattığı hastane odasına geri dönüyor, üç-dört yaşındaki çocuğuna sarılıp, doymamacasına ağlıyordu. Aylarca yapayalnız, dilsiz biri gibi kaldı o hastanede. Aşağılanarak, pis arap diye kovularak. Cahil köylü diye horlanarak, hükümsüz dili arapçadan, kendisine öğretilmemiş türkçeden ve başka bütün dillerden nefret ederek, susarak, ağlayarak yaşadı. Yaşam ona bir kez daha öğretmişti susması gerektiğini. Bu bir tepkiydi belki de. Elinden gelebilen tek şeydi susmak…

                her şey değişiyordu. Kendi döneminin alışkanlıkları, gelenek-görenekleri, insana bakış açısı ve daha birçok şey. Yeni kuşaklar kendi kültüründen, kimliğinden gittikçe uzaklaşıyordu. Halkını ve anadilini küçümseyen, konuşmaktan kaçınan yeni bir nesil yetişiyordu. Kendi çocukları dahil çevresindeki herkes başka bir dilden konuşuyordu. Bildiği tek dilin yerini yeni bir dil almıştı ve o dilsizleşmişti.

                evinin, köyünün dışına açılınca, işte o zaman suskunluğun gölgesine sığınıyordu. Bulunduğu ortamlarda türkçe konuşulmaktaydı. Anlamıyor, anlaşılamıyordu. Her fırsatta sızısı nüksediyor, uzun zaman öncesini anımsıyordu. Soğuk, kasvetli bir hastane odasında bebeğine sarılmış ağlayan hali geliyordu gözlerinin önüne. O zamanlardaki gibi susuyordu yine. Mahcup olmamak için, küçümsenmemek için, konuşmuyordu.

                kalabalık bir ailenin en küçük çocuğuydu hasret. Kız çocuklarının henüz okula gönderilmediği bir köyde doğup büyümüştü. Kayıt döneminde günlerce, “okula gitmek istiyorum” diye ağlamıştı. “Tarla-hayvan işleri aksamasın” diye bir bahane daha buldu babası. Öyle olmasa bile, kız çocuğunun okuması hoş karşılanmazdı.

                okullar açıldı. Yaşıtları ellerinde ders kitaplarıyla çıktılar evlerinden. Günlerce ağlamıştı hasret. Her seferinde yediği dayakla susuyor, ama uslanmıyordu.

                her sabah yaşıtları okula, kendisi hayvan sürüsünü otlatmaya giderlerdi. Yolda karşılaştığı okul çocuklarına dakikalarca bakardı. Sabah serinliğinin göğsüne akıtırdı gözyaşlarını. İlk o zamanlar öğrenmişti susmayı. O sabahların birinde, okul çocuklarının gidişini izlerken, hiç kapanmayacak bir yara açılmıştı içinde. Seher vakti dinlemekten hoşlandığı kuş seslerinin, saatlerce oturduğu nehir boylarının, her birine ayrı ayrı isimler taktığı yemyeşil ağaçların artık merhem olamayacağı bir yara.

                küsmüştü hasret. Doğaya, ailesine, yaşamın erken gösterdiği acımasız yüzüne…

                günler, aylar geçti. “Büyüdü”. Ergen çağına gelince de tanımadığı bir adamla evlendirildi. Hayalini kurduğu, sevgi dolu, mutlu günler değildi onu bekleyen. Yaşamla başa çıkamayan kocası, kimi zaman dayakla, kimi zamanda hasretin bedenine, ruhuna tecavüz ederek tatmin ediyordu yaşayamadığı duygularını. Sözcüklerin anlatmaya yetersiz kalacağı karanlık günlere düşmüştü çocuk yüreğiyle. “Okuyabilseydim, her şey daha farklı olabilir miydi” diye düşünüyordu. “Bugünler geçecek, daha güzel bir yaşantım olacak” diyordu. Çocuk dünyasında, kırılmaya aday hayaller büyütmeye devam ediyordu.

                geçmiyordu. Kendisi ilkokulu bitirmiş olan kocası, okumamışlığını her fırsatta yüzüne vuruyor, “sen cahil bir kadınsın” diye kendisiyle alay ediyordu. Böylelikle, çocukluğunun o sabahında, içinde açılan yaraya yeni çizikler ekleniyordu. Ve hasret, o soğuk ve kasvetli hastane odasında yaptığı gibi hep susuyordu. O, suskunluğa sığındıkça, “hayatı zamanın dalgalarına kapılır, paramparça olur”du.

                paramparça… Olmak istediği yerde değildi. Başka türlü bir yaşamın hasretindeydi.

                kimseye bağımlı olmadan, kendi özgür iradesiyle yaşamını belirleyememek… En zoru buydu onun için. Ne kabulleniyor ne de değiştirebiliyordu. Yaşam, hızla akarken her şeyin dışında hissediyordu kendini. Sanki hayatını başkası yaşıyor o da uzaktan seyrediyordu. Sanki birazdan bitecekti oyun. Roller yeniden dağılacak, istediği rolünü seçebilecekti.

                oyun bitmedi. Roller yeniden dağıtılmadı. Yoruldu hasret, kabullendi yenilgiyi. Tuttu, çocuklarına adadı ömrünü…

                hasret ana, beşikte uyuturken kendi anadilinde ninniler söylerdi kızı cansuya. Yağmurun dinmediği soğuk kış geceleri, masallar anlatırdı ona. Bundandır cansu, bir an önce gece olsun diye dua ederdi. Akşam yemeğinden hemen sonra yataklar açılır, keyifle annesinin masallarını dinlerdi. Anlattığı masallarda prensler, kraliçeler, genç aşıklar olurdu. Her yer pırıl pırıldır, nehirler, şelaleler gürül gürül akardı. İyiler kötülerle savaşır, her zaman sevgi ve iyilik galip gelirdi. Bazen birden fazla masal anlattığı olurdu. Annesinin sesiyle uykuya dalardı cansu. Yoksul kızla prensin her kötülüğü yenen aşkı rüyalarına girerdi. Masal akşamları, çocukluğunun en huzurlu akşamlarıydı.

                ev işlerini yaparken de arapça uzun havalar söylerdi hasret ana. Kendi olur, özüne dönerdi o anlarda. “Geçecek,” dediği, geçmeyen acılarını unuttuğu ender anlardı. Yaşıtlarının okula, kendisinin hayvan otlatmaya gittiği seher vakitlerini, yüzünü doğru dürüst görmeden evlendiği adamın, çocuk bedenini işgal ettiği gecelerin onmaz yaralarını örterdi yanık sesi. İnsana hüznü ve coşkuyu bir arada yaşatan, isyana çağıran bir sesti. Kırgınlığı, acıyı, yalnızlığı, sevinci, hüznü birbirine katıp tarifsiz bir duyguya dönüştürür, dinleyende kurtulması güç bir etki bırakırdı. O ezgilerle, uzun kış geceleri dinlediği masallarla büyüdü cansu.

                okul çağına geldi. Defterler, kitaplar alındı. Hasret ana; “ben okuyamadım, sen derslerini iyi ezberle, çabuk öğren okuma yazmayı, bana da öğret,” diyerek uğurladı kızını ilk gün. Cansu ağlayarak çıkmıştı evden. Okula gitmek istemiyordu. Korku sarmıştı her yanını. Neden, kimden olduğunu bilmeden korkuyordu. Çekingendi biraz da. Sınıfa girip sırasına oturdu. Diğer çocuklar gürültüyle koşuştururken o, oturduğu arka sırada büzülüp kalmıştı.

                öğretmenin sınıfa girmesiyle herkes yerine geçti. Cansunun korkusu giderek büyüyordu. Bilmediği bir dilde, anlamadığı cümleler kuruyordu öğretmen. O gün yeni bir dille tanıştırılmış, kendi dilinden koparılmıştı. Bunun ne anlama geldiğini, sonrasındaki günlerde arapça konuştuğu her kelime için ya azarlanarak, yada para cezası alarak öğrenecekti.

                okulunu üstün bir başarıyla bitirdi yine de. Anasından öğrendiği dili kapısında bırakıp girdiği okuldan başka bir dili öğrenmiş olarak çıkmıştı. Kendini başka biri gibi hissediyordu. İki dil bilmek bir zenginlik olabilirdi. Böyle düşünmek istiyordu. İki dili de sevmek… Ama biri diğerinin yerini almaya başlayınca bir yanı eksiliyordu sanki. Annesini düşündü. Onun hissettiklerini hissetti. Korktu. İçindeki yara bir kez daha depreşmişti.

                cansu, işe gitmek için hazırlanmıştı. Tam çıkacakken dönüp, sımsıkı sarıldı anasının yorgun bedenine. Yanağından öptü. Gülümsedi. Yaşlı, hala yaralı bir kadının kırık gülümseyişiydi hasret ananın yüzüne yayılan.

                “bir şey istiyor musun akşama, ne getireyim gelirken?”

                “ne olur unutma kızım. Baksana bugün son günmüş. Kaydet beni şu kursa.”

                “tamam anne, unutmam. Akşam görüşürüz.”

                burkulmuş bir yürekle çıktı evden. Yarası çizilmişti yine. Unutmasın diye kaç kez uyarmıştı onu anası. Ölmek üzere olanın son arzusunu fısıldarcasına, biraz ürkek, biraz mahcup kaç kez yalvarmıştı… Annesinin vazgeçmemesi, yaşamın ondan esirgediklerini geri alabilmek adına, bu yaşta türkçe okuma-yazma öğrenebilmek için bunca çırpınması içini acıtıyordu. Biliyordu cansu, kendisinden esirgenen dili öğrenmeden yaşamla barışmayacaktı anası.

                anadiline sürgün hasret ana, büyük bir özlemle başka bir dili öğrenmenin peşine düşüyordu…

bir yorum bırakın