Tarihi Şahsiyetlerimiz: Şeyh Süleyman El Ahmed

İbrahim KANATLI

48418456_215642436033834_6097617863869202432_n%20copy.jpg

Arap Alevilerin büyük alimlerinden olan Ş. Süleyman El Ahmet 1866 yılında Suriye’nin Lazkiye kenti Cebla köyünde dünyaya gelmiş aynı bölgede 1942 yılında vefat etmiştir. Şeyh Süleyman El Ahmet, Ehli Beyt mektebine adadığı ömrünü Lazkiye Beyrut ve Kilikya’da geçirmiştir. Eh-li Beyte bağlılığı ve  ilimde meşhur bir ailede dünyaya gelen Ş. Süleyman El Ahmet, henüz küçük yaşlarda akaid, fıkıh, nahiv tarih, siyer gibi dersleri görmüş ve Kur’an-ı Kerim hafızlığı ve irfan eğitimlerini almıştır. Yeterli bir düzeye gelince uzun yıllar kendi köyü başta olmak üzere birçok bölgede ilim ve kültür aktarımını sağlamak için gençlere ve topluma eğitim vermiştir. Şeyh Süleyman el Ahmet Suriye’de  Faysal döneminde Şer-i mahkemelerde Hakimlik yapmış Faysal dönemi bitince de bu görevden istifa etmiştir. Şeyh Süleyman El Ahmet, ilmi ve gayretleriyle yüzlerce talebe yetiştirmiştir. Bunlardan dört şahsiyet, Arapça edebiyatında ün kazanmıştır. Bunlar: Bedevi El Cebel, Ahmet Süleyman Ahmet, Ali Süleyman Ahmet ve Fatıma Süleyman El Ahmet’tir. Şeyh efendi Alevi alimler arasındaki en önemlileri arasında yer alır.

Şeyh’in anılarından bir anektod:

Şeyh Ahmet bu şeref ve şanla dolu hayatında birçok münazara yaşamıştır bunlar dan en meşhuru batılı araştırmacı Rames Lafeş ile yaptığı münazaradır. Rames Lafeş, İslam’ı araştırmak ve aklında ki birçok soruya cevap bulmak için Arap ülkeleri dolaşır ve birçok alimle sohbet eder. Rames Lafeş 1930’larda Suriye’nin Şam kentinde şeyh Abdul Hekim El Derbuli ile karşılaşır ve birçok konuyu tartışır. Yapılan tartışmada Rabbiniz nerededir? Şeklindeki sorusuna ikna edici bir cevap alamayınca Şeyh Abdul Hâkim seni benim de ilminden faydalandığım Şeyh Süleyman El Ahmet’le görüşmeni tavsiye ederim diyerek Lazkiye ’ye gönderdi. Batılı araştırmacı Rames, Şeyh Süleyman’ın köyüne ulaşınca sakallı heybetli bir adamın tarla sürdüğünü gördü ve ona Şeyh Süleyman El Ahmet’in evini sordu. Yaşlı, ondan ne istiyorsun eğer bir sorun, sualin varsa sana cevap veririm onunla görüşmene gerek kalmaz dedi. Fakat bu yaşlı çiftçi Şeyh Süleyman’dan başkası da değildi. Rames senden çok daha büyük alimler benim sorularıma cevap veremedi sorularıma sen mi cevap verebileceksin ey fellah diye karşılık verdi. Şeyh ben denemekte bir zarar görmüyorum dedi. Batılı o halde benim basit bir sorum var Rabbiniz nerededir? Şeyh: ben ilim şehri olan İmam Ali’den bir alıntı yaparak kafanda oluşan bütün sorulara cevap vermeye çalışacağım dedi. Günün birinde bir grup araştırmacı İmam Ali’ye senin Rabbin ne zaman var oldu diye sordu. İmam; onun başlangıcı yoktur o tarih ve zamandan önce vardı diyerek şöyle ekledi; dörtten önceki rakam nedir? Onlar üç dedi. İmam, ya üçten önce ki, onlar ikidir dedi. İmam, ya ikiden önce, onlar birdir dedi. İmam, ya birden önceki onlar birden önce yoktur diye cevap verdiler. İmam rakamsal birin öncesi yokken varlığının evveli olmayan hakiki birin nasıl başlangıcı olsun? Onlar peki Rabbin hangi cihete bakmaktadır? diye sordular. İmam, karanlık bir odada kandil yakarsanız o kandilin ışığı hangi tarafa ışık verir? Her yere diye cevap verdiler. İmam; eyer imal edilen bu nur öyleyse o zaman yerlerin ve göklerin nuru olan nur nasıldır? Onlar, peki bize Rabbinin zatı hakkında bilgi ver, o demir gibi sert midir su gibi sıvımımdır yoksa buhar ve duman gibi gaz mıdır? İmam; siz hiç son nefesini vermek üzere olan hasta birinin yanında oturdunuz mu? Evet dediler. İmam, o ölmeden önce konuşup hareket edebiliyor muydu? Evet dediler. İmam ölüm onu susturduktan sonra sizinle konuşabildi mi? Hayır dediler. İmam peki o ölümden önce konuşup hareket edebiliyor muydu? Evet dediler. İmam, peki onu değiştiren neydi? Ruhun çıkması diye cevap verdiler. İmam onun ruhu çıktımı? Evet dediler. İmam; bana onun ruhunun özelliklerini vasfedin…! O demir gibi sert midir, su gibi sıvımımdır, yoksa buhar ve duman gibi gaz mıdır? Onlar, onun hakkında hiçbir bilgimiz yoktur diye cevap verdiler. İmam; mahluk olan ruhun sırrına dahi erişemiyorsanız nasıl olurda benden her şeyi yaratan yüce Allah’ın zatının sırrını vasf etmemi istersiniz? Diye cevap verdi. Şeyh bu rivayeti naklettikten sonra Rames dedi ki, git Şeyh Süleyman El Ahmet’e sen şu ana kadar gördüğüm en iyi ve en  hayırlı alimsin diye haber ver.

KIRDAHA DEKLARASYONU

        1920’lerde Mandareter Fransa’nın Suriye valisi Veto’nun  Alevilik üzeni yaptığı kimi çalışmalar karşısında, Şeyh Süleyman el Ahmed (1869-1942 Kırdaha/Lazkiye) tarafından, Alevileri tanıtıcı bir deklarasyon hazırlama ihtiyacı görmüştür.  Bunun üzerine, Alevi ismi, Alevilik gerçeği, Alevilik tarihini ve Alevilerin etnik kökenini kapsayan deklarasyon hazırlanarak gerekli tüm alanlara iletilmiştir. Bu Deklarasyon, Kırdeha  Deklarasyonu alarak tarihe geçmiştir. Şeyh Süleyman el Ahmed, deklarasyonun önsözünde, Şeyh Hamed Selami Reb3o’nun izniyle bu yazıyı yazdığını ve Halil Mürşid tarafından da tercüme edilerek Fransızlara iletildiğini bildirmiştir.  Bu deklarasyonda ki Alevi ismi ve Alevilik akidesi kısımlarının tanıtımın ana amacı, Osmanlı tarihi boyunca, karalama ve ahlaksız suçlamalarla karşı gerçekleri ortaya koymak şeklinde ifade edilmiştir. Nitekim, Alevileri resmi algının “Nusayri” adlandırmasına karşı, Hz Ali döneminden itibaren bu inanç topluluğunu yer ve aile adlarıyla, aşiretleri ve kabileleriyle ortaya koymuştur; bununla da karalamalara karşı net bilgi verme amacı taşımıştır. Alevi isminin gerçeklikleri ortaya koymanın yanı sıra,  Alevi isminin asıl sahibinin Arap kökenliler olduğunu ve Aleviliğin büyük oranda bu etnik kökenden gelen Seyitlerin, Şeyhlerin, mürşitlerin ve taliplerin eliyle olduğunu ortaya koymuştur.
Deklarasyonun altında dönemin Suriye’nin en önde gelen Şeyhlerinin imzaları mevcuttur.

ŞEYH SÜLEYMAN EL-AHMED’İN ŞEYH YAKUB EL-HASAN’A YAZDIĞI MUHTEŞEM MEKTUP

Rahman ve Rahim Allah’ın Adıyla                                      
Değerli din kardeşim,                      
Sizinle buluştuğumuz günün gecesinde gözümü uyku tutmadı. Uykumun kaçtığı, buna benzer o kadar çok gece var ki! Böyle gecelerde uykuya hasret kalmamın nedeni, toplum olarak düştüğümüz durum hakkında düşünceye dalmamdır. Bugün toplumumuzun arz ettiği manzara şöyledir; insanlarımız arasında, “din kardeşliğinin oluşturduğu “sağlam bağlar” kopmuş, dini ilimlere verilen değer azalmış ve ilahi emirler arka plana atılmıştır. Bu olumsuzluklara ek olarak, toplumumuzun temel yapısı da “çökmüş” durumdadır.                 
Bu durum, akıllı insanlarımızın hayatını o kadar zehir etmektedir ki, onu, cahili bile kıskanır hale getirmektedir. Bu hususları düşünürken, düşünsel sevgilerim beni daldan dala taşıdı ve en sonunda şu soruyu sormaya vardırdı: “Biz gerçekten mümin miyiz?” Daha özele inersek: “Biz gerçekten Müminlerin Efendisi (Hz. Ali’nin) izleyenleri ve onun kurtuluşa eren sevenleri miyiz?” Bu sorudan sonra benliğime döndüm ve ona az önceki soruyu yönelttim. Emin değilim, belki de benliğim bana bu soruyu yöneltti. Sorunun cevabını düşündüğümde ise, tüylerim diken diken oldu, saç tellerim dimdik kalktı!                       
Dil ile “ben müminim” demek gerçekten de çok kolaydır. Ancak “vicdan” devreye girmekte ve incir çekirdeğine varıncaya kadar her şeyin hesabını sormaktadır. Bu konuyu biraz açalım: İmanın, yani Allah’a samimi bağlılığın, şartları vardır. Bu şartları yerine getirmeden mümin olduğunu söyleyenin savı yalandır, iddiası çürüktür ve ameli boştur. İmanın şartlarının en önemlisi, “Allah için sevmektir. Acaba biz Allah’ın dostlarını sevenlerden miyiz? Allah’ın fakir kulu olan ben, Allaha yemin ederim, bu soruya ne olumlu ne de olumsuz bir cevap bulabildiğimi saklamıyorum. Umarım, siz değerli dostumun yanında, bu soruya olumlu ve doyurucu bir cevap vardır.  

               Ancak, durum nasıl olursa olsun, “yanlışları düzeltmek” için çalışmak, toplumumuzun her ferdi için bir sorumluluktur. İyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamak, “insanlar için çıkarılan en hayırlı ümmet”in her ferdi için farzdır. Unutulmamalıdır ki, bir ümmet, amelleri yüzünden azaba uğrarsa, o azap, âlimleri de cahilleri de kuşatır!  Âlimleri, insanları kötülükten menetmedikleri için; cahilleri ise, kötülükten geri durmadıkları için kuşatır! “Düzeltmek” sözünden maksadım, dini emirleri yerine getirmeyi ve Salih atalarımızın izinden gitmeyi terk etmemiz sonucunda toplumumuzda ortaya çıkan yanlışları düzeltmektir. Toplum içinde dini bağların kopması, kalplerden şefkati ve sevgiyi siler, vicdanı ve sağduyuyu köreltir. (Allah’a yemin olsun, şu andaki durumumuz budur.) Bu durumda, ilahi rahmet kesilir. Ve sonunda, ne gökyüzünde bir destekçi, ne de yeryüzünde bir dost bulunabilir!                 
Acaba bu hastalığın ilacı nedir? Bu ilacı ulaşabilmenin en kısa yolu hangisidir? Bu ilacın en etkili kullanma yöntemi nasıldır? Bu sorular, akıl sahibi, düşünce üreten her insanımızın cevaplaması gereken sorulardır. Müminlerin Bey’i, Efendimiz Hz. Ali’nin (a.s.) buyurduğu gibi: “hiç kimse yardıma ihtiyaç duymayacak kadar büyük değildir; hiç kimse de yardım edemeyecek kadar aciz değildir.”  

Ne var ki, “düzeltme “ eylemi, içinde bulunduğumuz toplumsal kaos ve dini otoriteye bağlı olmamanın yarattığı sıkıntı nedeniyle kolay bir iş gibi görünmüyor. Kanımca, biz Alevilerin yapması gereken ilk şey, bir “dini heyet” oluşturmaktır. Bunu başarmadan durumun düzeleceğini ya da güzel işler yapılabileceğini sanmıyorum. Ancak dini bir heyet oluşturma konusunda uzlaşmanın önünde öyle engeller var ki, bu yolda çaba harcayanların                     
Kanatlarını kıran ve çağrılarının insanların kulaklarına ulaşmasını engelleyen türden engeller bunlar. 

Benim görüşüme göre, öncelikle kalplerin birbirine ısınması için çaba harcanmalıdır; ayrılığın/kopukluğun vahameti hatırlatılmalıdır; “iman bağı”nın gereği ve önemi husussunda her yerde vaazlar verilmelidir. Kalpler samimi niyetlerde temiz olunca, ameller güzel olacak ve iyilikler peşi sıra birbirini takip edecektir. Yoksa sonuç felaket olacaktır!               
Değerli din kardeşim! Sizin bu konudaki görüşünüz nedir? Cevabınızı; benden yerine getirmemi istediğiniz emirlerle birlikte yazmanızı bekliyorum. Umarım, sizin emirlerinize icabet edenlerden olurum. Yukarıdaki fikirleri, sancağınızın altında toplanan iman ve hayr ehlinden insanlarla paylaşmanızda bir sakınca görmüyorum. Yüce Allah’tan dileğim, hem söz ve eylemde, hem de niyet ve uygulamada, sevdiği ve razı olduğu her hususta bizi başarılı kılmasıdır. Şüphesiz ki O, duaları duyan ve kabul edendir.         
Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun, değerli efendim…              
5 Aralık 1926                            
Allah’ın fakir kulu                                    
Süleyman el-Ahmed                           

Allame Şeyh Yakub el-Hasan’ın yukarıdaki mektuba cevabı                             
Rahman ve Rahim Allah’ın Adıyla                  
Fazilet ve erdem sahibi değerli din kardeşim,               
Benim gibi aciz bir kuldan emir beklemeniz karşısında benliğimi küçücük hissettim. Fakat daha sonra, faydalı görüşlerinizin vereceği güzel sonuçlar aklımda canlanınca, mahcubiyetten neredeyse saklanacak yer arayan benliğim, büyüklüğünü takdir edemeyeceğim bu sevaba ortak olma umuduyla sevince boğuldu.                        
Değerli efendim! Bu toplumu bu kadar kötü bir duruma getiren nedenler, sizin de buyurduğunuz gibi dini emirlerin terk edilmesi.  Dinin farz kıldığı şeylere önem verilmemesi, din adamlarının görevlerini yerine getirmekte zaaf göstermeleri ve din adabını ayaklar altına alanları görmezden gelmeleri, dini ve dünyevi mutluluğun gereklerinden olan “azim” ve “birliktelik” mefhumlarının göz ardı edilmesi gibi nedenlerdir. Bu nedenlerin doğurduğu daha nice neden vardır ki, bunları saymak imkânsızdır.                 
Yapmamız gereken şey, öncelikle din ile ilgili konulara göz atmak, dinin unutulan evrensel yasaların/değerlerini tekrar hatırlatmak, Salih atalarımızın takip etmemiz gereken yolunu “belirgin” hale getirmek, “din bağının kan bağından üstün olduğunu” açıklamak ve daha birçok hayra vesile olması için insanlarımızı bu üstün değer doğrultusunda davranmaya teşvik etmektir. 

Acil olarak yapılması gereken şeyleri sıralamaya güç yetiremeyeceğim. Fakat bu bir sorun teşkil etmez, çünkü siz benden daha üstün fikirli ve daha doğru görüşlüsünüz. Ayrıca belirtmek isterim ki, şimdiye kadar yazdıklarımı bir çeşit “ fazlalık” sayıyorum. Çünkü siz bu konularda benden daha bilgilisiniz sunduğum öneriler, emir değil, rica mahiyetindedir. Amacım, sevabınıza ortak olmaktır, başka bir şey değildir.
Allah, sizi çalışmalarınızda başarılı kılsın, hedefinize varmada yardımcınız olsun. Allah, bu ümmeti sizin mukaddes ıslahatınız doğrultusunda davranmaya muvaffak etsin. 
Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun, değerli efendim…
20 Aralık 1926                                      
Allah’ın fakir kulu                                       
Yakub el-Hasan                         

Fotoğraf Şeyh Süleyman el-Ahmed’e aittir. Geçen yüzyılın Suriye’deki en büyük Alevi şeyhlerinin başında gelir. Oğlu Bedevi Cebel dünyaca ünlü Arap şair ve Suriye parlamentosunda yer almıştır. Kızı Cumana Ahmed Suriye’nin ilk bayan tıp doktorudur..!

bir yorum bırakın