Kültürel Erozyon ve Antakya’nın Değerleri

Tevfik USLUOĞLU

Antakya bir başkent. Doğunun Kraliçesi. Dünyada Barış Kültürü’nün geliştirilmesi için önemli bir model. “Barışın Dili”. Tarih üreten bir kent.

      Antakya: Yunanlı Stroban’a göre “Tetrapolis ( dört şehir)”.

Zeus’un, Afrodit’in, Artemis’in Hakete’nin, Apolon’un ayak izleri dar sokaklarında Antakya’nın… El Maklub (Asi Nehri- Orontes)  le Medinet Allah.

Ama bellekler yitirilince, tarihini kaybeden kent… Anka kuşu… Doğum sancısı çekiyor yarına doğru…

Kalemi alıp yazmaya başlarken öteki taraftan, söz alıp seslenir gibi yazmaya başlıyorum… Hani, hep bir varmış bir yok muş derler ya… Masallara başlarken… Oysa buradan hep bir var mış demek için ilk satırın ilk harfini yazdım… ve Antakya ile ilgili itirazlarımı sunmak için soldan işaret parmağımı kaldırdım. Nede olsa Asi suyu içmişiz.. biraz ondandır Asi ve aksi oluşumuz…!

Kentin tarihi, süreklilik ve durağanlık arasındadır. Değişken ve çok hareketli bir tarihi vardır Antakya’nın. Sami- Aramiler, Asur, Akadlar,  Hattina, Huri- Mitani,  Fenikeliler, Palmira Kraliçesi Zennubiya (Uygarlığın gücünün sembolü), Helenler, Hititler, Urartular, Ermeniler,  Persler, Romalılar, Alevi Hamdaniler,  Bizanslılar, Selçuklular, Fatimiler,  Haçlılar, Memlükler, Osmanlılar, Fransızlar, Suriye ve Türkiye Cumhuriyeti’ni coğrafyasında, bedeninde ağırlayan kent. Ve kent Romalılardan bu yana ayrıcalıklı yanını sürdürürken büyük kültür merkezi olma özelliğiyle, ünlü Roma hatibi Çiçeron’dan, İskender’e ve Kral Slevkos’a, Libanius, sabrın ve inzivanın sahibi Simon, Davut El Antaki ve Hz. Ömer’e, Yusuf El Hakim, Arapların en büyük şairi Ebu Ala El Maari’ye kadar büyük tarihi şahsiyetlerinin de merkezi olmuştur… ve daha niceleri…!

Yahudileri Musa’nın şeriatına dönmeye çağıran Hz. İsa’nın öğretilerinin Pavlus ve Barnabas’ın çağrılarıyla tüm milletler ve insanlık için bir din haline gelerek, ilk kilisenin Antakya’da kurulmasının derin anlamını taşır bu kent. Haçlı seferlerinin hedefi ve merkezidir Antakya. 14 Temmuz 1099’ da, Hz. İsa’nın kıyam gününe denk gelen o günde Kudüs’ün fethiyle birlikte 200 yıllık bir prenslik haline gelmiştir Antakya. 14 Temmuz, Aştar’ın kocası bereket tanrısı Fenikeli Demmuz’un 12 Havari bayramına evirilen bir tür takdis- arınma ritüelini ifade eden kutlamalarıyla tam bir insanlık hazinesi… nice festivaller nice güzellikler barındırmış belleğinde…Fısıh, Paskalya’yla, Gadir Hum kutlamalarıyla, dinler adına, inanışlar adına en eski tanrılar, birikimler farklı adlar altında, farklı şekillerde kutsallıklarını koruyarak, medeniyete dayalı, yerleşik bir halka en kesin kanıtlarla, tüm inanç türleri ve uygarlık uzantılarıyla, kardeşliklerin farklılıklardan çıkan bir zenginlik olarak varlıkların toplamı ve birlikteliğidir bu kent.

Arap ülkelerinde ve özellikle Suriye’de etkin olan Baas Hareketinin alt yapısını oluşturan ve zamanında Fransızların işgaline karşı mücadele etmiş URUBA Siyasal yapısının filizlendiği yerdir. Zeki el Arsuzi ile birlikte hareket eden Muhammed Ali Zerka, İbrahim Zeyfa, Vehip el Ganim, Suphi Zahhur, George Cabbur, Hasan Zarka, Faiz İsmail, Ethem İsmail, Fevzi Bayaslı, Hanna Meyna, Suphi Verd, Nahli Verd, İskender Luka, Sıtkı İsmail ve Zeki el Kasımın doğup büyüdükleri yerdir. Bir de Süleyman İsa’nın memleketi…

 Cemil Meriç, Rıza Polat Akkoyunlu, Halit Çelenk, Ali Yüce, Sabahattin Yalkın, Süleyman Okay, Ayla Kutlu, Burhan Günel, Tülay Ferah, Kemal Sülker, Yahya Kanbolat, Hüseyin Ferhat, Yalçın Küçük, Rıza Polat Akkoyunlu, Arif Coşkun, Kemal Karaömeroğlu, Cevher İhsan Miskioğlu, Müslüm Kabadayı, Halit Çelenk, Mehmet Aksoy, Mithat Bereket, Enver Aysever, Ali Nafile, Bülent Nakip, Semir Aslanyürek, Musa Artar, Yuşa Arış, Yaser Bereket, Murat Altınöz, Hikmet Güzelkokar,Sinan Seyfettin, Faiz Cebiroğlu, Sadullah Çağlar, Ali Göçer, Orhan Tüleylioğlu, İsmail Zubari, İsmail Güzelmansur, Edip Yeşil, Kenan Kahleoğlu, Aydın Zeyfeoğlu, Dolunay Aker, Nisa Leyla, Faris Kuseyri, Nazlı Gözel, Mesrur Sabahoğlu, Nebih Nafile, Hilmi Yarayıcı, Johan Barbur, Mustafa Söylemez, İsmail Cem Doğru, Bedran Cebiroğlu, Şeyh Ali Şourba, Şeyh Mahmud Reyhani, Şeyh Hasan Davud (Eskiocak) ve daha nicelerini yetiştirmiş bu kent. 

                Peygamber Muhammed’in insanlığa getirdiği mesaj ile Aristoteles’in, Sokrates’in, Peygamber Musa ve Peygamber İsa’nın mesajlarının tarihsel dönem içinde eşitçe kavrayarak insan birikimini, aklı sürekliliğe ve bütünselliğe bağlı ele alarak, aklın gerçeğe götüren tek yol ve süzgeç olduğunu belirleye sağlam bir kültür ortaklığını ve kozmopolitiğinin temsil edildiği yerdir.

Hani demiştik ya: tüm bu güzelliklerin yanı sıra birde buradan bu kentle ilgili itirazlarımı sunmak için işaret parmağımı havaya kaldırmıştım. Ne de olsa  Asi ve Aksi çocuk olduk bu kentin kaldırımlarında… Her şey insanda başlar, insanda biter, her şey insana döner derler. Hep masallarla başlarken bir varmış bir yokmuş diyorlar. Diyelim ki kalktık yürüdük. Hepimiz aldık başımızı dolaştık bu kentin sokaklarında. Kızlar Manastırından, Muhammed Arabiye ve Habib-i Neccar’a uğrarken bir ah işittim ben hallerinde dolaşırken. Dilini bilmemekten sevgisi acımış bu kentin. ‘Ahtakya’ oluvermiş bölünmüş kişiliğiyle. Bir ah işittim, “dilimi örtün üstüme” öldüğümde derken kent. Kimliksizleşmiş kentin beton bloklarının ardında kalan ufalmış mitolojik kalıntılardan, azalmanın yürek burukluğunu hissettim. Tarih ayağıma dolanıyordu her sokakta, farklı yüzlerle. Çıkıp bir bakın isterseniz Antakya kalesinden. En fazla oradan görünür şehrin çarpıklığı.

Yazık ki; Antakya’da eski Atina’nın ince güzelliği yok artık. Homeros’un lir’iyle şarkı söylenmiyor. Palmira ve Babilistan’ın göz kamaştıran zamanı yok. Bugün Antakya’nın sakladığı bir şey kalmamıştır, hatta melankolisi bile. Yarı kurumuş Asi kıyılarının kıyılarında tarihi, kentin kişiliğini kemiren bir veba var. Antakyalı tarihçi Latibanius ile Malalas, Bizans Doğusunun öğretmenleri, Himerius, Temistus, düşünce ve sanatın altın çağının büyüleyici kişilikleri; Altınağızlı Yuhanna, güzel konuşan Basil,  politikanın ruhu ve aklı Grigoriyos, Hektor’un, Antiyous’un, Kleopatra’nın ve Zennubiye’nin anıları. İskenderin, Selefkosların ayak izleri. Tell Açana, Titus, Senpiyer, Asi’nin o eski berrak suları, balıkçılar, kuşlar ve martılar….

Tarihi kentler ve binalar bugün kimliklerin, özellikle dini ve etnik kimliklerin yaşamlarını sürdürme savaşı verdiklerinden daha fazla devamlılık duygusu veriyor. Tarihi kentler ve binalar bu bağlantıyı sağlıyor. Yeni kentsel gelişmenin giderek standartlaştığı şahsiyetsizleştiği bir çağda bunlar, bir kentin öbür kentten farklı oluşumuyla hemen ayırt edilir. Eski binaları olmayan bir kentte yeterince şahsiyet de yoktur. Şahsiyet yoksunluğu yeni oluşan kentlerin dertlerinden biridir. Bugün Psikologlar bireylere ve gruplara, sosyal ve ekonomik gelişmenin sağladığı fiziki konfor, güven ve ucuz ürün karşılığında şahsiyetlerini korumanın ne denli önemli olduğunu vurgulamaktadırlar. Bunların kişilik yitirme pahasına olmaması gerektiğini belirtiyorlar. Ancak tarih üreten bir kent niteliğine sahip olan Antakya; zaman zaman kişiliğini yitirmiştir. Özelliklede asimilasyon politikaları kapsamındaki uygulamalar şehrin dilini yitirmesine neden olmuştur. Bu durum şehrin bedenine de zarar vermiştir. Eski Antakya evlerinin betonlaştırılması, taş döşenmiş sokaklarına beton dökülmesi, eski Roma köprüsünün yıkılması bunlardan birkaç tanesidir.  Değerli tarım arazileri üstünde rasgele geliştirilen imar ve sanayileşme, gecekondulaşma diğer örnekleridir. Amik gölünün kurutulması, Şehrin Büyük anıtlardan yoksunluğu… bir dönem, bir birinden caddelerle ayrılan belediyeler karmaşası gibi uygulamalar, rant kültürünü doğurmuştur. Plansız, rantçı yapılanmalar nelere gebe..!

Derler ki kültür kültürü doğurur. Şahsiyetli gelişim kişilik bütünlüğü sağlar. Şahsiyetsizlik ise kişilik yitirmeyi getirir. Bugün Antakya bu verilerle kimilerine (!)  nelerin cenneti yapılmadı ki… Bu anlamda küresel dünya büyük bir medeniyet, büyük bir ontolojik ve ahlaki kriz yaşaması gibi; Antakya’da da ahlaki kriz içine girilmiş durumda ve büyük bir yoksulluk ve yoksunluk yaşanmaktadır. Bugün bu şehir haydutlar, hırsızlar ve liboşlarla dolu. Demokrasinin içeriği boşaltılıyor. Demokrasi araçsallaştırılıyor. Ekonomik durgunluk sorunları gibi demokrasi durgunluğu sorunu yaşanıyor.

Sosyal bilimlere dayalı bir tanı koymaya kalkarsak; kentin kimliğini ve tarihsel ruhunu yitirmeye başladığını ve tüketim kültürüne teslim olduğunu görürüz. Aslında bu bir tür insanileşsizleşme ve kişilik bölünmesi imajı vermektedir.  Kentsellik ve insanilik ayrılmaz bir biçimde iç içe dir.

Bir mimar tarafından bitirilmiş olarak teslim edilen “kilise” ancak kutsandıktan sonra gerçek kiliseye dönüşür. Bir şehrin mimarisi ancak yaşayanların ruhuyla kimlik sahibi olur. Bu anlamda kenti tanımlayan toplumsal süreçler önemlidir. Hem mekân olarak hem toplumsal süreçler olarak. Kentler toplumların evriminde içkin olan çelişkilerin çatışma ve uzlaşmanın, siyasal, tarihsel ve sosyal olarak biriktirdiği toplumsal ve mekânsal birimleri olarak tanımlanır.

 Bu kentle ilgili söyleyeceğimiz her şey, atacağımız her adım ahlaki bir seçimle ilgilidir.

                Antakya’yla ilgili olumsuzlukları sıralamış olmamız elbette ki bu kentin değerini azaltmıyor. Ancak bu olumsuzlukların mevcut oluşu, kentteki gelecek inşasını tehlikeye düşürüyor. Ve buradan herkesin anlayacağı dilden sesleniyorum: Kentin gözyaşlarıyla! Bu anlamda Kent yaratıcı yıkıcılığın tarihsel mekânıdır. Kendini yeniden inşa etmeyi en kıymetli insan haklarından biri olarak algılamak gerekir. Kentin bir felsefesi olmalı ya da tarihsel olarak var olan felsefe yeniden harekete geçirilmelidir. Bu kentin nelere ihtiyacı var peki? Buradan öncelikli olarak şu tespitleri yapıyoruz:

  • Dinler arası kutsal müzik festivali
  • Diller ve kent kimliğini yansıtan kültür festivali
  • Kent belleği
  • Kent, kültür ve demokrasi forumları yapılmalı ve kent haritası çıkarılarak, sürdürüle bilir demokratik, yerel yönetimler oluşturulmalı
  • Tike’nin tekrar onarılması gerekmektedir.
  • Bu kentte liderlik problemi mevcuttur. Kentin geleceğini kentin kimliğine uygun olarak inşa edilmesi için kurumları, kişileri harekete geçirecek, toparlayıcı kurum, kuruluş ya da kişiler bulunmamaktadır. Ekonomik rantçılar siyasi rantçılarla ortak hareket etmekte ve modern çeteleri oluşturmaktadırlar.
  • Festival deyince, iki sanatçı iki panelle olmuyor bu iş. Festivaller atelyeleştirilmeli.. öğretmeli.. Yeni neslin geleceğe taşınması sağlanmalı. Festivallerin bellekleri olmalı… Kadını, çocuğu ileri taşımalı… Kültürü, kent dokusunu, sürdürüle bilirliği hedeflemeli…
  • Kent insanları yoğun olarak Ortadoğu’da ve özellikle Arabistan’da çalışmaktadırlar. Yani kentin istihdamı dış ülkelerde olduğundan travma yaşanmaktadır. İşçilerin göçü ve davranışları incelenmelidir.
  • İstihdam alanı yaratılmalı. Meyve suyu fabrikası,  kuru gıda kooperatifi, kadın el işleri kooperatifi, ipekböceği kooperatifi, defne üzerine yaratıcı çalışmalar, köy kooperatifleri oluşturulmalı.
  • Kent nüfusu gündüz çok yoğun olmasına karşılık gece çok durağandır. Özellikle esnafın kent dışından olması ayrı bir inceleme alanı oluşturmaktadır. Gündüz kentin nüfusu nerdeyse ikiye katlanmaktadır.
  • “Kadın dostu” olan bu şehrin kadın etkinlikleriyle ve feminen dokuyla canlandırılması
  • Bu şehrin en çok bilinçli bir liderliğe ve dönüştürücü aktörlere ihtiyacı vardır. Mimarlar, akademisyenler, kanaat önderleri, kitle örgütleri, mahalle meclisleri ile geleceğin demokratik katılımcı kentleri oluşturulmalı.
  • Demokratik normlar çerçevesinde sivil toplum olarak bilinen alanın yaratılması için yeni bir tartışma ve sorgulama sürecine girilmesi gerekir. Böylece her alanda bir başkaldırı bir sivil itaatsizlik süreci ortaya çıkarılmalıdır.
  • Ekolojik kent hedeflenmelidir. Arıtma tesislerin kokularının, sinek vızıltıların değil, çiçeklerin, berrak suların, kuşların cıvıltısının, parkların, mesire alanların, güzelliklerin kenti hedeflenmelidir.
  • Kent tarihinin harekete geçirilmesi gerekmektedir. Yanı başında yer olan onlarca Arap devletinden beslenmenin yolları geliştirilmelidir.
  • Kent kültür politikaları geliştirilmeli ve bu alanda Senegal’den Suriye’ye kadar kültür elçileri ve katılımcılar davet edilerek bir kültür konferansı organize edilmelidir. Bu konferansta kültürel haklar, dil ve etnik grupların kendi kimliklerini koruma ve geliştirme hakları üzerinde durularak somut öneriler ve çalışmalar geliştirilmelidir ( Akdeniz Kentleri Kültür Konferansı gibi).
  • Katılımcılık ve ortak yaşam kültürü geliştirilmelidir. Çoğulcu ve barış kültürü modeli geliştirilmelidir. Bu anlamda proje çalışmaları geliştirilmeli ve bu politikalarla nasıl bir kültür politikası oluşturulması gerektiği buradan, yani sahadan ve deneyimlerden çıkarılmalıdır.
  • Bu kentin tarihi değerleriyle tekrar buluşması için sözlü tarih çalışmaları yoğunlaştırılmalı ve kent belleği oluşturulmalıdır. Kentin tarihi değerleriyle tekrar tanışması ve bu halkın insanlık birikimlerine eşitçe yaklaşımından yola çıkarak oluşturmuş olduğu: “destur anlayışında; aklın gerçeğe götüren tek yol ve süzgeç olduğu belirleyen sağlam kuramın”; “Eytem el hamis”  denilen duyu organlarımızca algıladıklarımızın akıl süzgecinden geçirilmeksizin gerçeğe ulaşılamayacağı tezinin tekrar canlandırılması gerekmektedir. Ayrıca “yedi doruk” anlayışıyla, insanlığın geçirdiği yedi temel uygarlığı önemseyen anlayışıyla ve de bu süreçlerin düşünsel öncüleri arasında kutsiyette bir fark görmeyen algısının harekete geçirilmesi gerekmektedir. Özellikle Peygamber Muhammed’in insanlığa getirdiği mesaj ile Aristoteles’in, Platon’un, Sokrates’in, İskender Zulkurneyn’in, İsa Mesih ve Peygamber Musa’nın mesajını tarihsel dönem içinde eşitçe kavrayarak, insan birikimini aklın sürekliliğine ve bütünselliğine bağlı olarak ele alışı korunmalı ve güçlendirilmesi için daha çok kültürel, kimliksel ve dilsel koruma ve gelişimin sağlanması için çaba sarf edilmelidir.
  • Temel problemlerden birinin de kültürel yoksunluk ve ekonomik yoksulluk arasında paralel bir ilişkinin olduğu kavranmalıdır. Oturup dizi izleyen ve çocuklarını eğitmeyen anne babalar kültürel yoksun olarak kabul edilmeli ve bunun aşılması için toplumsal eğitim sahası geliştirilmelidir.
  • Sanatın günlük yaşamda yer edinebilmesi için, sanat alışkanlık boyutuna taşınmalıdır.
  • Kültür bir hak olarak ele alınmalı ve kentlerde, kent yönetiminin kültür politikaları tasarlamasını, bir hakkın hayata geçirilmesi olarak ele alınmalıdır. Kültür böylece bir boş zaman aktivitesi olmaktan çıkarılarak, kent gündemine oturtulmalıdır. Kültür politikaları ile bir kente rengini vermek mümkündür. Bu çalışmalar halkın geleceğine dönük ciddi sonuçlar yaratacağı gibi, kentlerin markalaşması için kolaylaştırıcı bir rol üstlenecektir.
  • Yerel kültür politikaları oluşturarak, yerel yöneticileri de eğiten bir pratik oluşturulmuş olur. Bu yeni bir sorumluluk alanı yaracağı gibi, yerel yöneticilerin alanlarının aktörü haline gelmelerine olanak yaratacaktır. Böylece demokratik, katılımcı bir sistem oluşturularak, insanları geleceğe yönelik idealler çerçevesinde organize etmek mümkün olacaktır.
  • Demokratik katılımcı sistem geliştirilmelidir.
  • Sürdürülebilir bir kalkınma, sürdürülebilir bir kültürel gelişim ve dil öğrenimi açısından sürdürülebilir bir eğitim politikası geliştirilmelidir.

Bu kent için, sistemli bir şekilde ve hiç bir komplekse kapılmadan eldeki değerleri harekete geçirerek ve yeni değerler yaratarak; bu kentin gerçekliği dünya gerçekliğine uygun olarak tanımlanmalı ve geliştirilmelidir. Yani 21. yy. dünyasında yeni toplumsal değerlerle donanmış olarak yer alınmalıdır. Bunun gerçekleştirilebilmesi kent tarihinin harekete geçirilmesi ile olabilir. Bellektekinin yazıya ve yeni kuşakların eğitimi için, toplu bir eğitim sahasına taşınması gerekmektedir. Bu akışın doğru yöne ve doğru zamana yani var oluş koşullarının bilinmesine, sorumluluk bilinciyle beraber özgür kişiliğin kapılarının aralanması sağlanacaktır.

Not: Bu makale 17/18 Aralık 2010 tarihinde Kent, Kültür ve Demokrasi Forumu: Hatay (Antakya) Meclis Kültür Merkezinde sunum olarak yapılmıştır; ayrıca aynı dönemde Antakya gazetesi ve Atak dergisinde yayınlanmıştır.

bir yorum bırakın