SALGIN HASTALIKLARIN MEVCUT HUKUKTAKİ YERİ

Yazan: Metin Atlan

Bu yazı,insanlık ailesini eve kapanmaya zorlayan Covid 19 yeni tip coronavirüs’ün çıkış sebebi/senaryoları,insan psikolojisi üzerinde açtığı/açacağı derin yaraları,ekonomide yaratacağı müspet/menfi zararları,siyaset mecrası üzerinde yaratacağı etkileri ve saire fikirsel yorum ve tahminleri değil, pandemik hastalıklar karşısında mevcut hukuk sisteminin öngördüğü yasal düzenlemeleri ve bakış açısını içermektedir.

Hukuk,temsil ettiği sınıf tarafından sulanan,koca gövdesi ile bu sınıfı şemsiyesi altına  alan ve ihtiyaca göre de budanabilen dallara sahip devasa bir ağaca benzer. Anayasayı gövdeye benzetecek olursak üzerinde değişiklikler yapılmasının bir hayli zor olduğu kendiliğinden anlaşılacaktır.Daha kalın dallar yasalara,incelik ve uzandıkları mesafeye göre daha dar alan kaplayan ve budanması kolay dallar ise sırasıyla tüzük,yönetmelik,genelge vs. şeklinde sıralanabilir.Tabi uluslar arası antlaşmalar,kanun hükmünde karanameler(KHK)gibi olağan silsile dışındaki normlar, yerine göre önem arzetmektedirler. İşte, bütün bu normatif sistem içinde pandemik salgın hastalıklar hakkındaki düzenlemeler ve mevcut hukukun bakış açısı nedir sorusuna cevap aramaya çalışacağız.

Kısaca Pandemik Hastalık,uluslar/kıtalar arası yaygınlığa sahip,geniş nüfus kitlesini tehdit eden bulaşıcı hastalıklara verilen addır.Bir hastalığın pandemik olup olmadığına Dünya Sağlık Örgütü(WHO)karar verir ve ilan eder.Demek ki pandemik hastalıklar ulusüstü niteliğe sahip olan, uluslar arası hukuk normlarıyla tanımlanan,söz ve karar yetkisini ulus üstü kurum/kuruluşlara veren bir hastalıktır.O halde biz de uluslar arası hukuk normları ile başlayalım:

Dünya Sağlık Örgütü(WHO).Uluslararası alanda halk sağlığı konusundaki işbirliği salgın hastalıkların kıtalararası alana yayılması ile başlamıştır.18.yy’ın sonu ila 19.yy’ın başına denk düşen Avrupadaki Sanayi Devrimi(Kapitalizim),beraberinde sosyo ekonomik değişiklikler getirmiştir.Nüfusun, hızla, üretim araçlarının toplandığı kentlere akması,kötü ve sağlıksız yaşam koşulları,ulaşım ve iletişimdeki ilerlemeler,uluslararası ticaretin gelişmesi ve buna bağlı olarak salgın hastalıkların ülkeler/kıtalar arasına yayılmasına neden olmuştur.Örneğin 1831’de Hindistan’dan İngiltere’ye oradan da diğer Avrupa ülkelerine yayılan kolera hastalığı binlerce insanın ölümüne sebep olmuş,o dönemde de bu ülkelerde karantina tedbirlerine başvurulmuş idi.Salgın hastalıkların uluslararası ticareti de olumsuz etkilediğini gören hükümetler uluslararası halk sağlığı konusundaki işbirliğine hız vererek muhtelif konferanslar düzenlemeye başlamışlar ve neticede bu konferansları uluslararası sözleşmelere bağlamaya başlamışlardır.1851’de Paris’te toplanan Avusturya, Fransa, Yunanistan, Osmanlı İmparatorluğu, Papalık, Portekiz, Rusya, İspanya, İngiltere ve Sardunya, Sicilya ve Toskana kolera,veba ve sarıhumma hastalıklarının yayılmasını önlemek için uluslararası karantina düzenlemelerinin standartlaşması konusunda çaba sarfetmişler,uluslararası sağlık sözleşmesi hazırlamışlar ve fakat uzlaşma sağlayamadıklarından bu sözleşme imzalanamamıştır.Halk sağlığı konusundaki ilk uluslar arası sözleşme 1892’de Venedikte kabul edilmiş ve yürürlüğe girmiştir.Bir dizi toplantı ve konferans sonucunda 1946’da New York’ta düzenlenen Uluslararası Sağlık Konferansı’nda BM’ye üye 51 ülkenin temsilcisi ile Gıda ve Tarım Örgütü(FAO),Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO),BM Eğitim,Bilim Ve Kültür Örgütü(UNESCO),OIHP(Merkezi Paris’te bulunan Uluslararası Halk Sağlığı Bürosu), PAHO, Kızılhaç, Dünya İşçi Sendikaları Federasyonu ve Rockefeller Vakfı temsilcileri Dünya Sağlık Örgütü Anayasasını oluşturmuşlardır(Rockefeller Vakfı/ailesi ile aile reisinin coronavirüs hakkındaki kehanetleri ayrı bir yazıyı hakkediyor). Türkiye 09.06.1949 tarihinde WHO Anayasasını onaylayarak örgüte üye olmuştur.Bugün WHO Birleşmiş Milletlere bağlı bir uzmanlık kurumu olarak çalışmaktadır.Bu kısa tarihçeden sonra WHO Anayasasına geçebiliriz. 

WHO Anayasasının başlangıç kısmında  “Birleşmiş Milletler Beyannamesine uygun olarak bu Anayasaya bağlı olan Devletler, tüm milletlerin mutluluğu, uyumlu ilişkileri ve güvenliği için aşağıdaki ilkelerin temel olduğunu ilan ederler: -Sağlık, sadece hasta veya sakat olmama hali değil, fiziksel, ruhsal ve sosyal açıdan iyi olma halidir. -Erişilebilecek en yüksek düzeyde, sağlıktan yararlanmak, ırk, din, politik inanç, ekonomik ve sosyal koşullar gözetmeksizin her insanın temel haklarından biridir. -Tüm milletlerin sağlığı barış ve güvenliğine ulaşmak için temel öğe olup bireyler ve Devletler arasındaki tam işbirliğine bağlıdır. -Herhangi bir devletin sağlığın gelişimi ve koruma yönünde elde ettiği başarı herkes için değerlidir. -Değişik ülkelerde sağlığın ilerlemesi ve hastalıkların, özellikle bulaşıcı hastalıkların kontrolünde görülen farklı gelişim ortak bir tehlikedir. -Çocuğun sağlıklı gelişimi temel önem taşır, hergün değişen bir çevre içinde uyumlu yaşama yeteneği bu gelişim için gereklidir. -Sağlığa tam anlamıyla erişmek için tıp, psikoloji ve ilgili bilgi olanaklarının tüm milletlere ulaştırılması gereklidir. -Halk sağlığının geliştirilmesinde kamunun bu konuda aydınlatılması ve aktif işbirliği en büyük önemi taşır. -Hükümetler, kendi halklarının sağlığı yönünden sorumludurlar, bunu ancak yeterli sağlık ve sosyal önlemler almak koşuluyla gerçekleştirirler. Bu ilkeleri kabul ederek, Anlaşmaya katılan taraflar, tüm milletlerin sağlığını geliştirmek ve korumak için kendi aralarında ve diğerleri ile işbirliği amacı ile mevcut Anayasayı kabul etmişler ve Dünya Sağlık Örgütü’nü Birleşmiş Milletler Beyannamesi’nin 57. maddesine göre özel bir kuruluş olarak kurmuşlardır.” Bütün uluslararası sözleşmelerde olduğu gibi WHO’nun da başlangıç kısmında hedeflenen amaç belirlenmiştir.Uzmanlık kurumu olan bu örgütün, bazı haller(üye ülkelerle antlaşma yapma ve tüzük çıkarma)hariç, kararları tavsiye niteliğinde olduğundan üye ülkeler üzerinde direkt bir yaptırımı olamamaktadır.Anayasasının başlangıç kısmındaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere “tüm milletlerin mutluluğu,uyumlu ilişkileri ve güvenliği için” temenni niteliğinde birtakım ilkeler kabul ettiğini ifade etmiştir.Sağlığın tanım ve kapsamını yaptıktan sonra, “erişilebilecek en yüksek düzeyde sağlıktan yararlanma”nın bir temel insan hakkı olduğunu belirtmiş ve devam eden maddelerde sorumluluğu hükümetlerin üzerine atmıştır. Anayasasının 1.maddesinde amaç tekrarlanarak, WHO’nun amacının tüm milletlerin mümkün olan en yüksek sağlık düzeyine ulaşması şeklinde ifade edilmiştir.2.maddede örgütün görevlerine yer verilmiştir.Bu görevlerden bir tanesinin uluslar arası sağlık çalışmalarında yönetici ve koordine edici bir otorite olarak hareket etme görevi olduğunu görüyoruz.Görevlerden bir diğerinin ve insanlığın yaşamakta olduğu coronavirüs salgını sebebiyle güncel olan,hükümetlerin istekleri üzerine ve kabul edilmesi halinde uygun teknik yardımı sağlamak ve acil durumlarda gerekli yardımları sağlamaktır. Daha birçok görev üstlenen WHO’nun güncel konumuz olan coronavirüs bakımından bu iki görevine bakmak gerekli ve yeterlidir.Üyelerinden,üye devletin bütçesinin ’üne kadar bağış kabul edebilen, üye ülkelerden aidat toplayan,çeşitli kurum,kuruluş ve vakıflardan bağış kabul eden ve BM Acil Durum Fonundan ödenek talep edebilen WHO’nun  yeni coronavirüs mağduru ülkelere somut bir yardımı dokunmadığı açıkça görülmüştür.İtalya başta olmak üzere İspanya,İran ABD ve daha birçok ülkede vaka/ölü sayısının hızla arttığı gözlenmektedir.Onbinlerle ifade edilen yoksul insan naaşının konteynerlerde tutulduğu,hastanelerin/sağlık personelinin,solunum  ve diğer tıbbi cihazların yetersiz kaldığı,basit maske ve ameliyat eldivenlerinin kara borsaya düştüğü güncel haberlerden edindiğimiz bilgilerdir.İşin politik yönü konumuz dışında olmakla birlikte,Dünya Sağlık Örgütü gibi iddialı bir ismin, aslında etkisiz bir kurum olduğunu ifade etmek bakımında bu değerlendirmeleri yapmak zorunlu hale gelmiştir.Merkezi Cenevrede olan WHO,neredeyse tüm dünya ülkelerinde ofis ve teşkilatları olmasına rağmen,dünyanın tamamına yayılıp onbinlerce insanın hayatına mal olduktan sonra, 11.03.2020 günü coranavirüsü pandemi olarak ilan etti.Özetle Anayasasının 1.maddesinde açıkladığı “tüm milletlerin mümkün olan en yüksek sağlık düzeyine ulaşması” amacını gerçekleştirmek üzere 2.maddesinde üstlendiği görevleri layıkı ile yerine getirmemiş olduğu izahtan varestedir.Yukarıda WHO’nun kararlarının prensip olarak tavsiye niteliğinde olduğunu,kuralın istisnaları olduğunu belirtmiş idik.Uluslararası sağlık meselelerinde yönlendirici ve eşgüdümü sağlayıcı otorite olarak tasarlanan WHO’nun normatif belgelerin kabulü konusunda selahiyetlidir.Bunlardan biri de hastalıkların uluslararası alanda yayılmasının önlenmesi amacıyla tüzük kabul yetkisidir.WHO Anayasası 22.maddesi gereğince Asamblenin(WHO genel kurulu) kabul ettiği tüzük bağlayıcı hale gelmektedir.Diğer bir söyleyişle WHO’nun Asambleden geçirdiği tüzük maddeleri,üye ülkeler üzerinde bağlayıcı etkiye sahiptir.Normatif olarak etki ve yetkiye sahip olan WHO’nun yaşamakta olduğumuz pandemi sırasında eksik ve etkisiz kaldığı görülmüştür.WHO’nun 2005 yılında kabul ettiği Uluslararası Sağlık Tüzüğü hastalıkların yayılmasının önlenmesi amacıyla kabul edilmiştir.Belirtmek gerekir ki bu tüzüğün üye devletler bakımından bağlayıcılığı bulunmaktadır.Uluslararası sözleşmelerde üye devletlerin, bağlayıcılığa sahip sözleşmelere harfiyen uymaya çalıştıkları(devletlerin egemenlik hakkı çerçevesinde çekince koyma,ret ve itiraz etme hakkı hariç)bilinen bir gerçektir.Bu nedenle bahsi geçen Tüzüğün iç hukuk normlarına yansıma şekil ve derecesi her üye devlet bakımından önemli ve değerlidir.Esasen uluslar arası sözleşmeye imza koyan her devlet,iç hukukunu bu sözleşmelere uygun hale getirmekle mükelleftir.Bu mükellefiyete uyma istek/iradesi ile  devletin gelişmişlik düzeyi birbiriyle doğru orantılıdır.Türkiye Cumhuriyeti de bu tüzük ile bağlı olduğuna göre,tüzüğün münhasıran konumuz ile alakalı kısmını incelememiz konunun bu eksende kalmasına yardımcı olacaktır.Tüzüğün amacı ve kapsamı 2.maddede belirtilmiştir “uluslararası trafik ve ticarete gereksiz müdahaleden kaçınarak ve halk sağlığı açısından ortaya çıkacak risk ile orantılı ve sınırlı olarak, hastalıkların uluslararası yayılmasını önlemek, bu hastalıklara karşı korunmak, yayılmalarını kontrol etmek ve halk sağlığı açısından gerekli yanıtı vermektir.” Tıpkı WHO Anayasasının gözbebeği olan “uluslararası ticaret” vurgusu burada da karşımıza çıkmaktadır.Tüzükte esaslı nokta uluslararası trafik ve ticarete gereksiz müdahalelerden kaçınmak olduğu açık seçik öngörülmüştür.Serbest piyasa ekonomisinin kalbi olan ticaretin, billur fanus içinde muhafaza edildiği görülmektedir.Ve zaten bu ticaret ve emtia dolaşımı olmasaydı WHO’nun da oluşturulması akıllara gelmeyecekti bile,kısaca burada korunan asıl menfaat dünya halklarının sağlığı değil,ticaretin serbest dolaşımının selametle sağlanmasıdır.Tüzüğün 3.maddesinde yer alan ilkeler bölümünde, “bütün insanlığı hastalığın uluslararası düzeyde yayılmasından korumak üzere evrensel çapta tatbik edilme hedefi rehberliğinde uygulanacaktır.Devletler, Birleşmiş Milletler Şartı ve uluslararası hukuk ilkelerine uygun olarak, kendi sağlık politikaları doğrultusunda yasa koyma ve bu yasaları uygulama egemenliğine sahiptirler. Bunu yaparken, UST’ nün(tüzüğün) amaçlarını göz önünde bulundurmalıdırlar.” hükmünü düzenlemiştir.Yani tüzüğün amacı bütün insanlığı, hastalığın uluslararası düzeyde yayılmasından korumaktır.Üye devletler ise bu tüzüğün hedeflediği amaç doğrultusunda iç hukuk kurallarını düzenlemeler yapmak durumundadırlar.Bu bağlamda Türkiye Cumhuriyetinin bu tüzük hükümlerini iç hukukuna ne oranda yansıttığı meselesini,iç hukuk kurallarını incelerken dile getireceğiz.Diğer yandan tüzüğün 6.maddesinde “her Taraf Devlet, Ek-2’de belirtilen karar aracını kullanarak kendi ülkesi dahilinde meydana gelen olayları değerlendirecektir. Her Taraf Devlet, karar aracı uyarınca kendi ülkesi içindeki uluslararası önemi haiz halk sağlığı acil durumuna yol açabilecek tüm olayları ve aynı zamanda bu olaylara yanıt olarak uygulanan herhangi bir sağlık önlemini, Ulusal UST Odak Noktası aracılığıyla ve halk sağlığı bilgilerinin değerlendirildiği 24 saat içinde, mümkün olan en etkin haberleşme araçları ile DSÖ’ne bildirecektir.” hükmünü getirmiştir.ABD başkanının Çin’i hedef göstererek yaptığı açıklamalar ve Çin’e karşı tazminat davası açma teşebbüsünün dayanağı bu hüküm olabilir.Zira Çin hükümeti coronavirüsü uzun bir müddet sakladığı iddiaları mevcuttur.Oysa yukarıdaki hüküm gereğince uluslar arası önemi haiz halk sağlığı acil durumuna yol açabilecek tüm vakaların 24 saat içinde WHO’ya bildirilmesi yükümlülüğü mevcuttur.Devletlere bu ve buna benzer çok sayıda yükümlülük yükleyen tüzük,acaba WHO’ya ne gibi yükümlülükler yüklemiştir?Tüzüğün 13.ve 14.maddeleri “WHO, talep edildiğinde, uluslararası önemi haiz halk sağlığı acil durumlarından etkilenmiş veya bunun tehdidi altında kalmış diğer Taraf Devletlere uygun rehberlik ve yardım hizmeti sağlayacaktır.” yine “WHO, uygun olduğu üzere , bu Tüzüğün uygulanmasında diğer yetkili hükümetler arası örgütler veya uluslararası organlarla nihai anlaşmalar ve diğer benzeri düzenlemeler yoluyla dahil olmak üzere işbirliğinde bulunacak ve faaliyetlerinin eşgüdümünü sağlayacaktır.” demekle WHO’na eşgüdümü sağlamak,uygun rehberlik ve yardım hizmeti sağlamak  gibi yükümlülükler getirmiştir.Coronavirüs salgını göstermiştir ki ne üye ülkeler gerekli sorumluluk içinde davranmış,yükümlülüklerini yerine getirmiş ne de WHO üzerine düşen yükümlülükleri layıkıyla ifa edebilmiştir.Uluslararası kurallar, temenniler safhasında kalmış, sonuca etkili şekilde işletilememiştir.Oysa 44.maddede “Tüzük kapsamında gerekli görülen halk sağlığı kapasitelerinin geliştirilmesi, güçlendirilmesi ve korunması başta olmak üzere teknik işbirliğinin ve lojistik desteğin sağlanması veya kolaylaştırılması; bu Tüzük kapsamındaki yükümlülüklerinin yerine getirilmesini kolaylaştırmak için finansal kaynakların seferber edilmesi”  gibi somut yükümlülükler getirilmiştir.Bu yükümlülüklerin tumturaklı sözlerden öteye gidemediği yaşadığımız bu son vakayla birlikte gözler önüne serilmiştir.

Uluslar Arası Sağlık Bildirgeleri:Uluslararası sağlık örgütlerinin muhtelif zamanlarda toplanarak sağlık sorunlarına ortak çözüm arayışlarının sonucu ortaya çıkmıştır.İlki 1978’de Kazakistan’ın Alma Ata kentinde yapılan toplantıda yayımlanmıştır.Bu bildirgede 2000 yılı sağlık düzeyi bir hedef olarak belirlenmiş ve kalkınmanın bir parçası olarak bu hedefe ulaşmanın anahtarının “temel sağlık hizmeti” olarak belirlenmiştir.Bu bildirgeyi sırasıyla 1981’de Lizbon Bildirgesi,1986’da Ottowa Şartı,1988’de Adelaide Tavsiyeleri,1994’de Kopenhag Bildirgesi,1995 Amsterdam Bildirgesi,1995’de Bali Bildirgesi, 1996’da Ljbuljana Bildirgesi,1997’de Jakarta Bildirgesi,2000’de Halkların Sağlık Bildirgesi,2001’de Dubrovnik Sözleşmesi,2005’de Bangkok Konferansı,2008’de Tallin Şartı,2012’de Malta Belgesi takip eder.Bu bildirgeler yüzlerce sayfa yer kaplayacağından ayrı ayrı incelemek imkansızdır.Bu bildirgelerin kimisinde “herkese sağlık” hedeflenmiş,kimisinde “hasta hakları”ele alınmış,kimisinde “ kadın sağlığı, gıda ve beslenme, tütün ve alkol, destekleyici ortamların oluşturulması” önemsenmiştir.En son Malta belgesi ile “Sağlık 2020” hedeflenmiş,ortak hedef olarak,insanların sağlık ve esenliğini önemli ölçüde artırmak, sağlık alanındaki eşitsizlikleri azaltmak, halk sağlığını güçlendirmek ve evrensel, eşitlikçi, sürdürülebilir, yüksek kaliteli ve insan odaklı sağlık sistemlerinin oluşmasını sağlamaktır. 1978’de 2000’li yılları planlayıp programlayan, içi doldurulamayan “kalkınma” ve “temel sağlık”gibi beylik laflarla kapitalvari cila çeken;2012’de 2020’li yılları programlayan “hasta hakları” “herkese sağlık” “insanların sağlık ve esenliğini arttırmak” “kadın sağlığını önemsemek” “gıda ve beslenmeyi önemsemek” tarzında kulağa hoş gelen ve fakat çoktan suret olmuş sözlerin bildirgeleri süslediği görülmektedir.Hakikat başkadır.Muhteşem doğa zengini Afrika’da onbinlerce insan açlıktan ölüm ile burun buruna.Muazzam yer altı zenginliğe sahip Ortadoğu’da onyıllardır kıyım ve kırım yaşanmaktadır.Büyük fedakarlıklarla ahlaki değerleri yaşatmaya çalışan birkaç ülke ambargolarla sönümlendirilmeye çalışılmaktadır,kadına karşı şiddet ve cinsiyet ayırımı pik yapmıştır vs. Temelinde sınıf ayırımı olan ırk,renk,din,mezhep,cinsiyet ayırımının geçmişte olduğundan daha keskin ve kesif şekilde yaşandığı, bakan değil gören gözler tarafından müşahade edilmektedir.Neredeyse yarım asır evvel bir ayağını uzaya atmış bulunan insan cinsi,şu günlerde yol ayırımına gelmiş ve kaderi hakkında bir tercih yapmak zorundadır.Bütün sınıflı toplumlarda olduğu gibi bugün de  kararı egemen sınıf  verecektir elbette.Ya kibir ve ihtirasla hareket edip onu var eden doğayı sönümlendirecek ya ayağını uzaydan geri çekip doğaya dönecek ya da yukarıdaki sözlerini tutup gerçekten eşitlik ve hür iradenin tesisi için çalışacak ve tahrip etmeden,bilgece ve hep beraber merak duygusunu tatmin edecektir.

Uluslararası Çalışma Örgütü(İLO).Uluslararası Çalışma Örgütü, emekçilerin çalışma koşulları,işsizlik, meslek hastalıkları,sendikal haklar gibi konuları hedeflemiş olmakla konumuzu dolaylı olarak ilgilendirmektedir.Bu örgütün anayasası ve normatif kurallarnın tenkidi ayrı bir çalışmayı gerektirir. Ancak,Covid-19 gibi salgın hastalıklardan geniş emekçi kitlelerinin nasıl etkilendiği büyük önem arzetmektedir.Bu nedenle bahsi geçen örgütten kısaca bahsetmek elzemdir.İLO Anayasası Başlangıç Kısmında “evrensel ve kalıcı bir barışın ancak sosyal adalet temeline dayalı olması nedeniyle; çok sayıda insan için, adaletsizliğin, sefaletin ve yoksulluğun bulunduğu çalışma koşullarının varlığı ve bunun dünya barışı ve ahengini tehlikeye düşürecek bir hoşnutsuzluğa yol açtığı ve bu koşulların örneğin günlük ve haftalık maksimum çalışma saatlerinin düzenlenmesi, işçilerin işe alınması, işsizliğe karşı mücadele, yeterli yaşam koşullarını sağlayacak bir ücretin güvence altına alınması, işçilerin genel ve mesleki hastalıklara ve iş sırasında meydana gelen kazalara karşı korunması, çocukların, gençlerin ve kadınların korunması, yaşlılık ve maluliyet aylıklarının bağlanması, eşit işe eşit ücret ilkesinin tanınması, sendikal özgürlük ilkesinin sağlanması, teknik ve mesleki eğitimin düzenlenmesi ve benzer diğer önlemler bakımından bu koşulları iyileştirmenin acilen gerekliliği nedeniyle; gerçekten insancıl koşullara sahip bir çalışma düzeninin herhangi bir ulus tarafından kabul edilmemesi kendi ülkelerinde çalışanların durumlarını iyileştirmeyi arzu eden diğer ulusların çabalarına engel oluşturması nedeniyle; adalet ve insaniyet duygularından hareketle, aynı zamanda sürekli bir dünya barışını sağlamak arzusu ve bu belirtilen hedeflere ulaşmak amacıyla hareket eden yüksek akit devletler…” şeklindedir. Bu örgüt,çok sayıda insan(emekçi demek istemiş) için adaletsizliğin sefaletin ve yoksulluğun bulunduğu çalışma koşullarının bulunduğu ve bunun dünya barışını ve ahengini tehlikeye düşürecek hoşnutsuzluğa yol açtığına dikkat çekilmiş.Samimiyetten uzak bir giriş.Bu girişin tercümesi şudur:Kapitalist sistemi yöneten ey egemenler,yoksullaştırdığınız insan sayısı bir hayli artmış durumda,sefil ve hastalıklı koşullar içinde çalıştırdığınız emekçi sınıf bu gidişle homurdanmaya başlayacak ve size karşı  ayak direyecektir,talanınızı yavaşlatın,uyarıyorum,önleminizi alın! Bu reformist yaklaşım ancak ve ancak sömürü sisteminin ömrünü uzatmaya yarar,emekçilere vurulmuş semerin bağlarını çözmeye değil.Bugün itibariyle İLO’nun yaptığı açıklama, dünyada 188 milyon işsizin olduğu ve Covid-19 salgını sebebiyle en az 25 milyon kişinin daha bu işsizler ordusuna katılacağı yönündedir.Dünyanın muhtelif yerlerinde milyonlarca insan açlık ve sefalet içinde debelenmektedir,iyilik meleği İLO bu insanların karınlarını doyurma konusunda bize hangi tavsiyelerde   bulunabilecektir acaba!?Ve Covid-19 dahil birçok enfeksiyona karşı bağışıklık sistemini kuvvetli tutmanın yolları hakkında bize nasıl ışık tutacaktır?Bebekliğinden beri yeterli besin alamayan, ömrünü yoksulluk,sefalet ve hastalıklar içinde geçiren sistem mağduru milyonlarca kişinin Covid-19’a karşı direnç göstermelerini beklemek kadercilerin işidir.Bugün “Covid-19 zengin-fakir ayırımı yapmıyor ey muktedirler,titreyin ve kendinize gelin,Allahın sopası yok ki adaleti gökten indirsin”diyen şaşkalozlar, aslında bir başka versiyonla egemenlere yalvardıklarının farkında değillerdir.Safsata dolu bu sözlerinin ardında derin irfan aramamız için zihinlerimize eziyet etmemize vesile olmasınlar yeter. Güçlü bağışıklık sistemi iyi beslenme ve insanca yaşam koşullarının varlığı ile mümkündür.Bu tür salgınlarda hayatını kaybedenlerin ise bağışıklık sistemi zayıf olanlar olduğu bilimsel bir tespittir. Vaka sayısının doğal seleksiyonla ya da kader ile veya bir başka safsata ile izahı mümkün değildir.Bir tek izahı var, o da egemenlerin giriştikleri her türlü savaşta cepheye sürülüp feda edilecekler yığınının yoksullardan müteşekkil olduğudur.Netice itibariyle, sistemin insanlık onuru üzerinde açtığı derin yaraları hafif makyaj ile kapatmayı tasarlayan bu tür uluslararası örgütlerin, derde derman olamadıkları bu son salgın ile daha çok gün yüzüne çıkmıştır.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evreensel Bildirgesinin 25.maddesi “Herkesin kendisinin ve ailesinin sağlık ve refahı için beslenme, giyim, konut ve tıbbi bakım hakkı vardır. Herkes, işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, yaşlılık ve kendi iradesi dışındaki koşullardan doğan geçim sıkıntısı durumunda güvenlik hakkına sahiptir” hükmü ile sağlığa temas etmiştir. Uluslararası sözleşmelerin kazuistik(ayrıntılı) kurallar içermediğini,genel kurallar koyduğunu biliyoruz.Ancak,kerameti kendinden menkul bu genel kuralların realiteden neşet etmediği açıktır.Herkesin sağlık ve refahı için beslenme hakkını bahşettiği için, bu bildiriye imza atan devletlere doğrusu minnettarız(!),ancak bu hakkın bireye yansımaları az gelişmiş,gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelerde nasıl hayat bulduğu bir muammadır. Acaba bu hakkı bahşeden yüksek oluşum bunun takibini yapmakta mıdır,yapmakta ise nasıl yapmaktadır?Herkesin giyim hakkı olduğunu yüksek hedeflerine koymamış olsa idi kuvvetle muhtemel insanlık kendini Adem babasının çıplak kollarına teslim edecekti(!).Uzay çağında olduğunuzu böbürlenerek dillendirdiğiniz bu dönemde kaç milyon insan konut hakkından faydalanabilmektedir?Kaç insan tıbbi bakım hakkından yeterince yararlanabilmektedir?Covid-19 salgını sebebiyle ayyuka çıkan kirli çamaşırlar milyonlarca insanın tıbbi bakımdan yararlanamadığını ortaya sermiştir.BM İnsani Yardım Kuruluşları göz boyama dışında bir kaç faaliyet dışında on yıllar boyunca insanlığa hangi katkılarda bulunmuştur? İnsani yardımı bir yana bıraktık, Ortadoğu ve Orta Asyadan Batı’ya doğru hareket eden  göç dalgasının altında kalma endişesiyle Batı, fonlarını kalın ve yüksek güvenlik setlerine ayırmayı tercih etmiştir.Öte yandan “dünya beşten büyük”deyip bal damlayan dört parmağını bağrına basan ulusal politikacılar,laflara perende attırarak geniş kitleleri peşinden sürükleyebilmektedir.Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!

Salgın Hastalıkların İç Hukukumuzdaki Yeri: Halen yürürlükte bulunan 1982 tarihli Anayasamızın üçüncü bölümünde düzenlenen Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler başlığını taşıyan 56.maddesinde “herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir. Devlet,  herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler. Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir. Sağlık hizmetlerinin yaygın bir şekilde yerine getirilmesi için kanunla genel sağlık sigortası kurulabilir.” düzenlemesine yer vermiştir.Salgın hastalıkların doğması ve yayılmasında en önemli etkenlerden biri çevre tahribatıdır.Yürürlükteki anayasamız çevreyi geliştirmek,çevre sağlığını korumak ve kirlenmesini önlemek ödevini hem yurttaşa hem de devlete vermiştir.Hükümet edenler ise, özellikle son zamanlarda,özel şirketlere çevreyi talan yetkisi vermiştir.Sırtını hükmedenlere dayayan bu menfaat şirketleri muhtelif hukuk oyunlarıyla istedikleri doğayı istedikleri şekilde tahrip edebilmektedirler.Covid-19 salgını gibi pandemik hastalıklar ortaya çıktığında da “hepimiz aynı gemideyiz” edebiyatı yapmaktadırlar.Oysa anayasamızın devlete ve tabi ki de devlet mekanizamsını hareket ettiren hükümete yüklediği görev, icraatın aksine, bu tür doğa tahribatçılarını kovuşturmak ve cezalandırmaktan ibarettir.Yani tıpkı Uluslar arası sözleşmelerdeki gibi iç hukukta da kuralların akamete uğratıldığı gözlenmektedir.

Umumi Hıfzısıhha Kanunu 1.madde “memleketin sıhhi şartlarını ıslah ve milletin sıhhatine zarar veren bütün hastalıklar veya sair muzır amillerle mücadele etmek ve müstakbel neslin sıhatli olarak yetişmesini temin ve halkı tıbbi ve içtimai muavenete mazhar eylemek umumi Devlet hizmetlerindendir.” demektedir.Kanunun 1.maddesi devlete birtakım yükümlülükler yüklemiştir. 3.maddesi memlekete sari ve salgın hastalıkların hululüne mümaanat(salgın hastalıkların memlekete yayılmasına mani olmak)görevi doğrudan doğruya devlete verilmiştir.Devlet önleyici tedbirler almakla mükelleftir.Memleketimizin Covid-19 virüsü ile tanışmasının yirminci günü,insanlığın bütün detaylarıyla henüz tanımlayamadığı bu virüsün ülkeye ne kadar yayılacağı,vaka sayısının ne kadar yükseleceği,kaç kişinin hayatına mal olacağı devlet yetkililerinin alacağı önleyici tedbirlere ve hızına bağlıdır.Böylesi sinsi,hızla yayılan ve tanımsız bir düşmanla mücadele etmek elbette güçtür.Bu salgının bizatihi kendisi ile mücade etmek, birçok başka alanla bağlantılıdır.Mesela ülkemizde insan popülasyonunu doğru ve ivedi bir biçimde yönlendirmek başlı başına bir meseledir.Bu sebeple gerçek yurtseverler on yıllardır eğitime önem verilmesi gerektiği hususunda avazı çıktığı kadar bu günleri öngördükleri için bağırmakta idiler.Çağın gereklerine ayak uyduran bütün ileri ülkeler en kötü senaryolara hazırlıklı olan ülkelerdir. İçinde yaşadığımız dünya böyle bir şeydir.Felaket mertebesinde birtakım vakalar hiç beklenmedik bir anda ve büyük bir hızla ülkeye sirayet edebilir.Ancak bu felaketlere anında cevap verebilen ülkeler, en az zararla bu tür felaketleri savuşturabilirler . Hıfzıssıhha Kanununun 57. ve devam eden maddeleri sari ve salgın hastalıklarla mücadele hükümlerini düzenlemiştir.65.madde bir salgın hastalığının mevcudiyetinden şüphe edilmesi halinde hükümet tabipleri veya belediye tabipleri lazım gelen tetkikatı yapar ve üstlerine durumu bildirirler, tetkikatı yapan tabiplere bütün devlet kuvvetleri yardıma mecbur oldukları belirtilmiştir.Tabi bahsi geçen kanun 1930 tarihli olup ihtiyaca göre değişikliklere tâbi tutulmuştur.Ancak dikkat çekici olan husus o dönemde özel hastanelerin bulunmadığı,hükümet tabipleri veya belediye tabiplerinin bulunduğu ve bu tür salgınlarda tabiplerin geniş selahiyete sahip olduğu, hastalıkla topyekün mücadele ruhunun kanunlara yansımış olduğu dikkat çekmektedir.Banknotların kutsandığı günümüzde 1930’ların birlik ruhundan bahsetmek mümkün olmasa da, Mustafa Kemal’in emperyalistlere karşı yürüttüğü mücadele ile oluşan topyekün hareket etme ruhunun izlerine  rastlandığı,bu son vakada memnuniyetle müşahade edilmiştir.Tabi Uluslararası sözleşmelere imza atan devletlerin anayasa dahil,iç hukuk kurallarını bu sözleşmedeki kurallara uygun hale getirme mükellefiyeti olduğunu belirtmekte fayda vardır.Sağlık ile ilgili bütün mevzuata bu yazıda yer vermek fiziki olarak imkansızdır.Sonuç yerine,belleklerdeki birlik ruhunun canlanması temmenisiyle, Nazım’ın dediği gibi “hep bir ağızdan türkü söyleyip, hep beraber sulardan çekmek ağı, demiri oya gibi işleyip hep beraber, hep beraber sürebilmek toprağı, ballı incirleri hep beraber yiyebilmek, yârin yanağından gayrı her şeyde her yerde  hep beraber diyebilmek için….”04.04.2020

bir yorum bırakın