DOĞU AKDENİZ’DE SİVİL TOPLUM HAREKETLARİ VE SOSYO – KÜLTÜREL ÇALIŞMALAR ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

TEVFİK USLUOĞLU

17-18 Ekim 2015 te: İzmir Büyük Şehir Belediyesi Çatısı altında Özerk bir yapılanma olan İzmir Akdeniz Akademisinin düzenlediği  Kültür Platformu girişimi kapsamında bir çok akademisyen ve kültür aktörünün buluştuğu çalışmada yapılan sunumdan bir kesit olarak aktarılmıştır.

Sosyoloji, iktisat, antropoloji ve siyaset bilimi eğitimi aldım. Çalışma alanım Orta Doğu; kent kimliği, etnik kimlikler, dinsel kimlikler ve kadın kimliği alanlarında bağımsız araştırmacı vasfıyla çalışmalarıma devam ediyorum. Orta Doğu’nun  önemli bir kısmını köylerine kadar dolaştım. Türkiye Mimarlar Odasının bazı çalışmalarında yer aldım. St. George Üniversitesi (Lübnan) ile yürütülen  bazı araştırmalarda etkin olarak yer aldım. Kürt sorunu,  Doğu Akdeniz Kentlerinin Sosyolojik Değirlendirmesi,  Orta Doğu’da Çanlar Kimin İçin Çalıyor, Gezi süreci ve  Haziran ayaklanması, Suriye Savaşı ve Direniş,  toplumsal dinamikler açısından Orta Doğu’da kadın erkek ilişkileri  vegenel olarak Arap Aleviliği  değerlendiren  400 ün üzerinye makalem yayınlandı. Bunun yanısıra Türkiye’de  bir ilk diyebileceğimiz, “ Arap Hristiyanlar” ( Değişim ve Etkileişim Boyutuyla Hıristiyan Kültürü)  ve  bir tür toplumsal sorgulama olarak kabul edebileceğimiz “ Toplumu Yeniden Kurmak” adlı kitap çalışmalarım okuyucuyla buluştu. Arap Yazarlar Birliği ve Türkiye Yazarlar Sendikası üyesiyim. Hâlihazirda, “Arap Baharı İmparatoluğun Sonbaharı: Mısır Örneği” adlı çalışmamı kitaplaştırmak üzerine çalışıyorum. “Kimlik, Cinsellik, Türban ve Kur’andaki İslâm” adlı bir başka çalışmamın son aşamasındayım. “Arap Aleviler: Dün, Bugün, Yarın” başlıklı  derleme çalışmam ise yayınevinde; baskı aşamasına gelmiş durumda. Bu alanlarda pek çok dergiye yazıyorum; forumlara, panellere katılıyorum ve bellek kurmaya ilişkin dosya çalışmalarıma devam ediyorum. Alan araştırmalarım sırasında örneklem grupları ile bizzat görüşüyorum, belge topluyorum ve her görüşmeyi mutlaka kamerayla kayıt altına alıyorum. Antakyalıyım; İstanbul’da yaşıyorum. Bu çalışmalarımın temelinde yatan yaklaşımı şöyle özetleyebilirim: Masallarda hep “bir varmış bir yokmuş” derler ya, bizler hep “bir varmış” demek için yola çıkalım.  Defne ormanının ortasından geçip, kızıl topraklı patikalardan çıkarak Antakyanın dar sokalarından hepimize güzelikler ve kardeşlik bulaşsın diye yoluma ve yolunuza defne yaprakları serperek İKPG’nin davetiyle geldiğim. Bu toplantıda Antakya  ağırlıklı olmak üzere Mersin, Adana daki  sivil toplum örgütlerinin çalışmalarına, bu çalışmaların sonucunda ortaya çıkan artılara ve eksilere, kazançlara ve zaaflara değineceğim.

Türkiye’de benimsenmiş ve sıkça dile getirilen “tarihi kentler” diye bir kavram vardır. Ben bir adım öteye giderek, bu kavrama komşu bir başka kavramı ortaya koyacağım: “Tarih üreten kentler”. Kudüs, İstanbul, Şam, Antakya gibi. Antakya, tarihte “Doğu’nun Kraliçesi” olarak anılır; Roma’nın ve Diyar-ı Şam’ın başkentliğini yapmıştır. Dünyadaki ilk kilisenin bu şehirde bulunması ve halen Suriye’de bulunan  üç ve Lübnan da bulunan iki: toplamda beş patrikhanenin Antakya ismiyle anılıyor olması, tarih boyunca varlığını koruyan bu muhteşem kültürel zenginliğin sonucudur. Antakya, Orta Doğu tarihinde derin iz bırakmış bir çok şairin, siyasi parti kurucusunun, yazarın, tarihsel şahsiyetin ve siyasetçinin yetişmesine katkı sunmuş, Suriye ve Irak’ın bağımsızlığını kazanması sonrasında ortaya çıkan siyasi yapılanmanın fikri doğumuna ev sahipliği yapmıştır. İşte tüm bunlara yol açan temel nosyon, şehrin halen büyük ölçüde koruduğu çokkimlikli ve çokkültürlü yapısıdır. Antakya, Osmanlı döneminde kasıtlı politikaların sonucunda taşralaştırılmış, Türkiye’ye katılımdan sonra ismi değiştirilerek dönemin politikalarına uygun biçimde demografik olarak müdahaleye uğramış bir şehirdir. Bu etkenlerden bahsetmeden de bugünün Antakya’sını konuşmak mümkün değildir.

Asi Nehri, bu kenti tanımlarken olmazsa olmaz unsurlardan biridir. Ondandır ki, Antakya tarihi boyunca asi bir kent olmuş, bu gerçekliği bugüne kadar taşımıştır. Antakya kendine kıskançtır; kendini seven, dirençli ve direnişçi bir şehirdir.  Kıyısından akdenizi öpen, insanlarının erkenden birey olmayı öğrendiği ve genlerine barış ruhunun işlendiği bir kenttir. Bu kent, Peygamber Muhammed in insanlığa getiridiği mesaj ile Aristoteles in, sokratesin, Peygamber Musa ve İsa Mesih in mesajlarının tarih içinde eşitçe kavramış, sağlam bir kültür ortaklığının temsil edilidiği bir kültür merkezi niteliğindedir. Kent, farklı din, mezhep ve etnik grup mensuplarının aynı masada toplanması için merasime gerek duymaz. Ortak kültürel gerçekliklerinden ne bahasına olursa olsun vazgeçmez. Hristiyanların kendi inaçlarında yeri olmamasına rağmen son döneme kadar kurban kesip “Hrisi (aş)” dağıttığı, Müslümanların Paskalya’da yumurta boyadığı bir kentten bahsediyoruz. İşte tam da bu yüzden, Antakya tarih üreten bir kenttir, tarihi bir kent değildir.

Modern Türkiye tarihi çerçevesinde, Antakya üzerine çok az ve sınırlı sayıda çalışma yapılmış. O yüzden bu şehrin kapsamlı bir bellek sorunu olduğunu söyleyebiliriz. Bununla beraber, kentte belki bu eksiği giderme rolünü üstlenebilir görünen ama onun yerine farklı alanlarda faaliyet göstermeyi seçmiş yüzü aşkın kitle örgütü bulunuyor. Neredeyse her köyde, mahallede, ilçede çok sayıda yerel gazete ve dergi yayınlanıyor. Buradan hareketle, Antakya’nın kültürel ortamına büyük katkı sağlayan bir dizi dernekten ve bu derneklerin uzun zamandır düzenlediği festivallerden, şenliklerden bahsedeceğim.

Serinyol Pir Sultan Abdal Dayanışma Derneği, on iki yıldır bir festival organize ediyor; tarihte ilk defa Alevi toplumunun önde gelenlerini, Arjantin  Lübnan ve Suriye ye kadar uzanarak bir çok ismi buluşturdu. Buluşma, bir dalga etkisi yaratarak, insanların Alevi diyasporasına uzanmaları konusunda bir öncülüğü üstlenmiş oldu. Bedirge Halk Festivali kapsamında Suriye ve Mısıra kadar uzandı. Gezi sürecinde halk festivali kapsamında düzenlenen “forumlarla” bir çok isimi buluşturdu… Gezi , temalı festival Agos Gazetesine kadar uzanarak tam anlamıyla “halkın festivali” vurgusunu hakkıyla yerine getirdi. Burdaki akıl,  Arap müziği ve sanatına verdiği önemle bir çok defa Arapça Halk konserleri organize etti. Yerel sanatçı ve kültür aktörlerin ortaya çıkması , bölgede yer edinmelerine kuluçka görevi üstlendi diyebiliriz…  ayrıca dil öğrenimi, müzik ve halk oyunları üzerine çeşitli atölyeler düzenliyor. Bu birikim, bölge açısından hemen her çalışmada mütavazı ama tam anlamıyla bir manivela, bir kimlik mücadelesi formatı görevini hakkıyla yerine getirmektedir. Bölgede kadın kimliğine özel bir önem atfediliyor. Örneğin  Antakya da Kadınlar Kulübü 1968’den beri faaliyetlerine devam ediyor. Hemen hemen her köy ve belde de kadın örgütlenmeleri var. Yeşilpınar beldesinde on yıl düzenlenen “Defne Kültür Sanat Festivali” ve “ Barışa Çığlık” etkinlikleri ile  Türkiye ve bölgede  önemli iz bırakan çalışmalara imza attı. Suriye savaşı gerçeklerinin ciddi anlamda tartışılmasına ve Gezi ayaklanmasının fitillenmesinde önemli etkisi oldu. Defne Festivali başlı başına bir değerlendirmeye tabi tutulması ve gelecek kuşaklara aktırılması konusunda arşivlerin belgelenip sergilenmesine ihtiyaç duymaktadır. Samandağ’da düzenlenen ve ismini Fenikelilerin bereket tanrısı Dammuz’dan alan, dört bin yıllık bir geleneği temsil eden “Evvel Temmuz Festivali” bir diğer önemli organizasyon. 14 Temmuz  Arap Alevilerde geçmişle bugün arasında tarihi bir bağ niteliğindedir. Çocukluğumda ailelerimiz bizi 14 Temmuzda akarsulara ve denize götürür ve suya sokarlardı; bu bir tür temizlenme ya da arınmayı sembolize eder ve Hristiyanlık’taki vaftiz ritüelinin temelini oluşturur diyebiliriz. Samandağ Kalkındırma Derneği ile Akdeniz Kültür ve Dayanışma Derneği’nin uluslararası kapsamda her yıl düzenli olarak gerçekleştirdiği bu festival, sadece Türkiye’den değil; bölgeden  onbinlerce katılımcıyı ağırlıyor.  Bölgedeki bir diğer önemli festival: Mersinde Kilikya Nehir Derneğinin  organize ettiği: Arap Aleviler Akdenizde Buluşuyor/ Kilikya Kültür Sanat ve Spor Festivali. Kilikya Nehir Derneği şuanda dünyanın en büyük Alevi külliyesini inşa ediyor.  Kilikya Nehir, yaptığı etkinlik ve festivalle Arap Alevi toplumunun kültürel değerlerinin geçmiş ile gelecek arasınaki bağını oluşturması ve geliştirmesi için önemli bir manivela görevi üstlenmiş durumda.  Kiliya Nehir, gençlik, kadın, kültür, kimlik, Alevi Akidesi gibi bir çok özel faaliyet alanı oluşturtuş ve hergün özgün çalışma ve yeniliklerle Alevi toplumu için bir model oluşturma derdinde ciddi çabalar harcamaktadır.  Bu dernek  Doğu Akdenizde kendinden fazlasıyla söz ettirecek ve önemli hizmetlerde bulunacak.   Burda ifade edilmesi gereken  bölgedeki diğer çalışmalar ise: Uluslar arası İşçi  Film Festivali, Antakya Altındefne Filim Festivali, Samandağ AKAD ın kitap dergi, eğitim serisi kitapçıkları ve panellerle halka dokunmaya çalışıyor. EHDAV: Ğadir Hum etkinlikleriye, Irak, Suriye, Arjantin, Kuveyt, Avrupaya kadar uzanarak bölgedeki kimlik dokusunun kendini her alanda ifade etmesine önemli katkılar sunuyor.

Kendi köyüm, Tavaklı’dan bir örnek vereyim: 2002 yılından beri kesintisiz olarak kültürel aktivitelere ev sahipliği yapan Tavaklı, bu amaçla 2009’da dernekleşerek daha kapsamlı bir organizasyon düzenlemek üzere yola çıktı. Bu organizasyonda ağırlığı atölye çalışmalarına veriyoruz. Yerel unsurları, folklörü ön plana çıkarmaya çalışıyoruz. Örneğin çekirdeklerle oynanan geleneksel ve yöresel masa oyunumuz “cuvn”u her yaştan katılımcılarla tekrar gündeme getirdik. Resim atölyesi düzenledik, sergileme alanları olarak tandır ekmeği pişirilen bir alanı veya bahçeleri, tarla kenarlarını tercih ettik. Önce bir spor dalı üzerine atölye çalışması gerçekleştirip ardından o dalda turnuvalar düzenledik. Böylece bölge insanını modern dans, tenis ve voleybol ile tanıştırdık. Paneller ve forumlarla bu organizasyonu zenginleştirmeye çalıştık. Bahçelerde, avlularda Arapça kursları düzenledik; zira, bölgenin anadili Arapça. Çok da ciddi geribildirim aldık; bir köy etkinliği olmasına rağmen dört bin kişilik bir katılım sağladık. Kendi dans okulunu açan, katıldığı kurstan sonra gitarını sazını yanından ayırmayan, şiir ve öykü yazmaya başlayan bir sürü insan oldu.

Tavaklı örneği üzerinden devam ederek bir model önerisi sunacak olursam, etkinliklerin neredeyse tamamını öz kaynaklarla finanse ediyoruz. Yola çıkarken her hane ile teker teker görüştük, fikirlerini aldık. Kimin bu organizasyona ne şekilde destek olacağını, hangi alanda destek vereceğini önceden belirledik. Her sene kışın bir dayanışma yemeği organize ediyoruz ve o seneki etkinlik için finansal destek sağlıyoruz. Organizasyon hiyerarşisini de gönüllülük esası üzerine kuruyoruz. Köyün fırını, pide salonu, düğün salonu bu etkinliklere hem mekân, hem lojistik destek veriyor. 

Bölgede faaliyet gösteren bu gibi oluşumlar ve dernekler, düzenledikleri organizasyonlarla hayatın her alanına dokunmayı kendine hedef koymuş yapılanmalar. Halka yönelik yarışmalar düzenleyerek katılımcılığı ve yerel üretimi güçlendiren, düzenlediği halk forumlarıyla güncel meselerin beraberce tartışılmasına katkı sunan ve toplumsal bilinçlenmeye ön ayak olan sivil örgütlenmeler.

Panellerin gücünü de küçümsememek lazım. Bir büyükşehirde düzenlenen panele elli kişinin katılımı başarı sayılırken  bölgede düzenlenen paneller ve forumlara yüzlerce, kimi zaman binlerce kişi katılıyor.  Bu  çalışmaların hayat bulmaya başlamasıyla Arap Alevi Gençlik Meclisi kuruldu; “Ehlen” dergisi çıkmaya başladı. Avustralya, Arjantin,  Venüzüella , Brezilya gibi ülkelerdeki kardeşlerimizle iletişim fırsatı oluşturduk. Düzenlenen   panellere bu ülkeden katılımcıları konuk ediyoruz ve buradan o ülkelereki gençlerle bir ortak payda çalışması geliştirmeye başladık. Köy köy, belde belde her yerde panel ve forum düzenliyoruz.  Ancak tüm bu güzel ve anlamlı çalışmaların yanısıra, egonun , kibirin, bozgunculuğun, samimiyetsizliğin,  bildik sol hastalığı konsepti ya da rekabetçilik adı altında faaliyet baltalama çabalarıda az değildir. Ne yazık ki bir kentin, bir kimliğin  sürdürülebilir, yerelden evrensele uzanan bir akıl geliştirilmesi  yerine, kimilerinin  çalışmaları tekellerine alma, örgütlenme ya da  bölgenin sesi olma iddiası altında yanlış ve yok edici çabaları da fazlasıyla gerilimli sonuçlar ortaya koymaktadırlar. Bu problemlerin aşılması için sanırım ortak bir aklın gelişmesi açısından daha zamana ihtiyaç var.

 Tüm bunlarla, düzenli yayınların, özellikle dergilerin de kentin kültürel dokusuna ve bilinçlenmesine büyük katkı sağladığını eklemek lazım. Antakya ve bölgesinde okuma oranı çok yüksek. Yirmi yedi yerel gazetenin, on iki bölgesel derginin kesintisiz olarak yayınlandığı bir bölgeden bahsediyoruz. Bu gibi düzenli yerel yayınlar metropoller için çok önemli araçlar olmayabilir ama Anadolu kentlerinde çok ciddi toplumsal dinamiklere yön veriyor. Atak ( 16 yıldır kesintisiz çıkıyor olması, önemli bir birikim ve mirasın aktarıcısı olması bölge ve ülke gündemini, bir hak mücadelesi, bir medrese olarak yansıtıyor. Bu dergi önemli bir öğrenme alanı ve ilkleri ortaya koyan bir ürün. Gerek bölge kimliği gerçekleri gereksede Ortadoğu konusunda yayınlanan yazılarla, hep özgün, doğru ve geçerli analizlerle geleceğe uzanma konusunda besleyici bir kaynak niteliğindedir.) Amanos, Güney Rüzgarı, Bedirge, Sowtna, Antakya Kültür, Hatay Keşif, Antakya, gibi bir çok yayın bölgenin  yaşamına dokunuyor. Şehir kapsamında irili ufaklı otuzu aşkın festival düzenleniyor ve bunların çoğu sürdürülebilirlik adına kritik eşiği çoktan geçmiş durumda. Bildiğim kadarıyla kendi mekânlarında düzenli oyun sahneleyen beş tiyatro ekibi var. Antakya’da sınır kenti olmasının bazı avantajları ve dezavantajları söz konusu. Avantajlardan bahsedecek olursak, tüm Orta Doğu’daki ilerici kültürel yapılarla yoğun ve etkin bir ilişki söz konusu. Bu açıdan, Antakya’nın Türkiye’de bir başka benzeri olmadığını söyleyebiliriz.

O hâlde, bütün bu değindiklerimin ışığında, Antakya kültür sanat hayatı ve kent belleği adına mevcut durumun net bir fotoğrafını ortaya koyabiliriz: Kentte aynı anda birçok kültürel aktivite oluyor. Ancak bunları koordine edecek, deneyimleri ortaklaştıracak, bu yapılar arasında yatay ilişkiler kurmaya ön ayak olacak, sergilenen ve sahnelenen işleri arşivleyecek bir platform yok. Meselâ Türkiye Yazarlar Sendikası ve Türkiye Edebiyatçılar Derneği ile beraber Aalen Kültür Derneği çatısı altında savaş öncesinde bir çalışma gerçekleştirmiştik. Bu çalışma kapsamında Lübnan, Cezayir, Suriye, Mısır, Almanya, Hollanda’dan birçok yazar geldi ve bölgede çalışmalar yaptı. Sonrasında bu yazarlarla Halep  ve Şam a gittik ve oradaki gerçekliğe birinci elden tanık olmalarını sağladık ancak bu gibi önemli bir çalışmanın çıktıları dahi belgelenemedi, dolayısıyla paylaşılamadı. Çünkü kentte bu gibi çalışmaların nasıl ve ne gibi metotlarla hayata geçirilmesi gerektiğine dair bir bilgi birikimi (know how) yok. Bu eksikliğin sonucu olarak da bölgedeki birçok aktivite, organizasyon sürdürülebilirliğe dair engelleri çoktan aşmış gitmişken içerik anlamında tekrara düşmeye başlıyor. Bu kısır döngüyü aşmak adına popüler isimler programa enjekte ediliyor ve böylece büyük kitlelere yönelik hâle getirilen etkinlikler her yıl tekrarın tekrarını yineleyerek bir fasit dairenin içine hapsoluyor. Sonuç olarak, bu etkinlikler içeriksel anlamda nitelik kaybına uğruyor. Bu zihniyet tıkanıklığını aşmanın yolu, yerinde üretime destek olmak ve deneyim paylaşımına şans tanımak. Sadece kültürel üretim anlamında değil; ekonomik değer yaratmak adına da bu yolun izlenmesi gerektiği inancındayım.

Ortaya çıkan kültürel üretim, bırakın Antakya’nın kardeş kenti Aalen’i (Almanya); İzmir ve İstanbul ile paylaşılamıyor. Dolayısıyla görünürlük çok düşük. Bu sadece Antakya merkezi için değil; tüm bölge için geçerli bir problem. Üretimlerin bir ağ kapsamında karşılıklı olarak sahnelenmesi, deneyimlerin karşılıklı olarak paylaşılması çok şeyi değiştirecektir. Türkiye’nin tek Ermeni köyü Vakıflı, Meryem Ana Yortusu ile birlikte bir bayram ve eğlence festivali kapsamında   yaptığı çalşma ile doğru bir strateji izliyor: Lübnan, Suriye ve İstanbul’dan konuk gelen katılımcılar, her yıl Vakıflılılarla sosyal ve kültürel anlamda deneyim paylaşıyor. Her sene bu formülden yeni birşeyler üretmeye çalışıyorlar. Dinsel ritüellerle sanatsal üretimleri birleştirerek Vakıflı’ya has kültürel bir yapı kurmuş durumdalar.

Antakya’da kurulacak ortaklaştırıcı bir platformun şu görevleri görmesi gerekiyor: Kent ve bölge kapsamında kültürel etkinlik düzenlenen ve düzenlenebilecek mekânların dökümünün çıkartılması, şehirde bir sene içerisinde gerçekleşen kültürel üretim ve aktivitelerin bir yıllıkta toplanarak basılı formatta yayılması / arşivlenmesi, 1995 – 2015 döneminde gerçekleştirilmiş tüm etkinlikleri içerecek bir kültürel aktivite arşivinin oluşturulması, yerel kültür üreticilerine ve bölgesel sanatçılara Türkiye nezdinde görünürlük kazandırmak adına stratejilerin üretilmesi, deneyim paylaşma konusunda kent sathında yatay ilişiklerin tesis edilmesi, kente has bir kültür politikasının belirlenmesinde mevcut aktörleri ortaklaştıracak çalışmaların yürütülmesi, kent müzesi formatında bir bellek merkezinin nasıl hayata geçirilebileceğine ilişkin politikaların geliştirilmesi ilk akla gelenler.

Elbette, bu çalışmaların sağlıklı biçimde ilerleyebilmesi için bir Danışma Kurulu’nun oluşturulması gerekiyor. Bu noktada, “marka kent” kavramına da bir şerh koymak istiyorum. Sadece kentin markalaştırılması üzerinden ilerlendiğinde o kent metalaştırılmış oluyor. Bu yaklaşım, niteliksel anlamda ortalama projelere yol açarken kent belleğine katkı sağlayacak gerçek işlerin önü kesilebiliyor. Antakya bölgesi, takdir edersiniz ki sözlü tarih açısından son derece önemli bir bölge ve mevcut koşullar, kimi açılardan bu birikimin hızla aşınmasına yol açıyor. Bir dönem gerçekleştirdiğimiz sözlü tarih çalışmaları çeşitli nedenlerle müdahaleye uğradı. Kayıtların ancak bir kısmını kitaplaştırabildik. Bu konuda bir uygulama modeline ihtiyaç duyduğumuzu belirtmek istiyorum.

Şehrin kimliği ve hatta geleceği, hedeflerin ve isteklerin tanımlanması aşamasında kültürel kaynakların listesini çıkarmak ve bunları analiz etmek çok büyük önem taşıdığı fikrindeyim. Kentte, kültürel strateji kapsamında iki önemli alt bölümün yapılması ve irili ufaklı çalışmaların tamamlanması gerekmektedir. Bunlar: Yerel Kültür Merkezleri için Strateji ve Yerel Görsel Sanatlar Sahnesi için strateji (yayıncılık, tiyatro,  müzik, film, vb.) Kentin Örgütsel Kalkınma ve Stratejik Planlama amaçlı eğitim programları seminer ve atölyeler oluşan bir dizi çalışmanın gerçekleştirilmesine yönelik hedefler ortaya konmalıdır. Bu çalışmalarla da özellikle kent aktörlerin geleceğin kentinin yaratılması için organize edilmesi için kullanılmalıdır. Bu çalışmalar özelliklede Kentte Belediyecilik hizmetlerini sunanlara ve Demokratik Kitle Örgütlerine sunulmalıdır. Bütünsel bir kent kültür stratejisi geliştirilerek, kültür idaresi,  halkın bütünü ve kültür kurumları arasındaki ilişkiyi koordine edecek bir koordinasyon merkezi geliştirilmelidir. Antakya Stratejik Kalkınma Konseyi kurulması için Demokratik kitle Örgütleri ve kentin etkin aktörleri harekete geçmelidir. Kentin sembol binaları daha etkin değerlendirilmeli ve bu binalar, Kent Müzesi, Tarih Arşivi, Kültür Merkezi, Sanat Galerisi,  Kent Bellek Merkezi, Şehir tiyatrosu, Şehir Kütüphanesi,  vb. çalışma alanlarına ayrılmalıdır.

Temel problemlerin biride kültürel yoksunluk ve ekonomik yoksulluk arasında paralel bir ilişkinin olduğu kavranmalıdır. Oturup dizi izleyen ve çocuklarını eğitmeyen anne babalara kültürel yoksun olarak kabul edilmeli ve bunun aşılması için toplumsal eğitim sahası geliştirilmelidir. Sanatın günlük yaşamda yer edinebilmesi için, sanat alışkanlık boyutuna taşınmalıdır. Kültür bir hak olarak ele alınmalı ve bu halkın yaşadığı kentlerde, kent yönetiminin kültür politikaları tasarlamasını, bir hakkın hayata geçirilmesi olarak ele alınmalıdır. Kültür böylece bir boş zaman aktivitesi olmaktan çıkarılarak, kent gündemine oturtulmalıdır. Kültür politikaları ile bir kente rengini vermek mümkündür. Bu çalışma halkın geleceğine dönük ciddi sonuçlar yaratacağı gibi, kent kimliğinin gelişmesi için kolaylaştırıcı bir rol üstlenecektir. Yerel kültür politikaları oluşturarak, yerel yöneticileri de eğiten bir pratik oluşturulmuş olur. Bu yeni bir sorumluluk alanı yaracağı gibi, yerel yöneticilerin alanlarının aktörü haline gelmelerine olanak yaratacaktır. Böylece demokratik, katılımcı bir sistem oluşturularak, insanları geleceğe yönelik idealler çerçevesinde organize etmek mümkün olacaktır. Demokratik katılımcı sistem geliştirilmelidir. Kent yönetim organları içine, kent meclisi, mahalle meclisi, kent kitle örgütlerinin katılımı sağlanmalıdır.  Bu örgütler, belediye başkanına, belediye meclisi ile belediye encümenine danışmanlık ve denetim yapacak niteliğe getirilmesi gerekmektedir. Bu kurumlar Kent Meclisi olarak işlev görmeli ve sadece kentteki yapıyı değil kentin temsilcileri olarak merkeze gönderilen vekilleri de izleye bilen nitelikte olmalıdır. Kentte yaşayanların kente duyarlılığını artırmak için ve sorunları münazara etmek için, açık kürsü niteliğinde bir organ yaratılmalıdır. Kent İnsan Hakları Avrupa Şartnamesi etkin kılınmalı ve katılımcı demokrasi kapsamında içeriği ve uygulama yapısı geliştirilmelidir. Sürdürülebilir bir kalkınma, sürdürülebilir bir kültürel gelişim ve dil öğrenimi açısından sürdürülebilir bir eğitim politikası geliştirilmelidir.  Kentler demokratik platform alanları ve ekolojik bir demokrasiye geçişin örgütleyicileri olmalıdırlar.  Bu kent için, sistemli bir şekilde ve hiç bir komplekse kapılmadan eldeki değerleri harekete geçirerek ve de yeni değerler yaratarak; bu kentin gerçekliğinin dünya gerçekliğine uygun olarak tanımlanmalı ve geliştirilmelidir. Yani 21. yy. dünyasında yeni toplumsal değerlerle donanmış olarak yer alınmalıdır. Bunun gerçekleştirilebilmesi için bu kentin tarihinin harekete geçirilmesi ile olabilir. Bellektekinin yazıya ve yeni kuşakların eğitimi için, toplu bir eğitim sahasına taşınması gerekmektedir. Bu akışın doğru yöne ve doğru zamana yani var oluş koşullarının bilinmesine, sorumluluk bilinciyle beraber özgür kişiliğin kapılarının aralanması sağlanacaktır. Kentlerde olduğu gibi Antakya da da yoksunluk ve yoksulluk krizi yaşanıyor. Demokrasinin içeriği boşaltılıyor, ekonomik durgunluk sorunu gibi, demokrasi durgunluğu sorunu da yaşanıyor.  Birlikte yaşama normları ve kültürleri zayıflatılıyor, dünyada küresel ölçekte büyük bir varlık (ontoloji) ve ahlaki kriz içine giriliyor. Ancak bilinmesi gereken, hiçbir mekânın kendiliğinden oluşmuş bir iktidarı yoktur; mekânlar kendiliğinden çelişki üretmez. Çelişkileri toplumlar yaratır ve bu çelişkileri üretim ilişkileri, mekanizmaları üzerinden tanımlamak gerekir. Mekâna ait çelişkileri ortaya çıkardığımız zaman daha sağlıklı sanatsal üretimler ortaya koyabileceğimize inanıyorum.

 İzmir Kültür Platformu Girişimi (İKPG), bu aşamadan sonra nasıl bir model benimseyerek ilerleyebilir?

Biz Adana, Tarsus ve Mersin’i kapsayan Doğu Akdeniz bölgesinde kültürel üretimin canlandırılması ve paylaşımı adına bir ağ kurmaya çalışıyoruz. İKPG, Akdenizlilik çerçevesi içerisinde bu ağa katkı sağlayacak bir işbirliği modelini önceliğine alabilir. Bu katkının ilk adımı, İzmir ve Doğu Akdeniz’deki iller arasında mevcut etkinliklere karşılıklı içerik katkısı sunmak şeklinde olabilir. Sergilemeler, performanslar ve deneyim paylaşımını öne çıkaracak paneller, özellikle bölgemizdeki festivallerin içeriğinin zenginleştirilmesine büyük katkı sunacaktır.

Bunun ötesinde, söz konusu disiplinlerde her iki bölgeden katılımcıların yer alacağı atölye çalışmalarının her iki tarafa da çok şey katacağını düşünüyorum. Direkt iletişim kurmak, etkileşim yaratmak ve ortaklaşa birşey üretmek adına atölye çalışmalarının en etkili mecralardan biri olduğunu düşünüyorum. Bu girişimi İzmir ve Antakya ve Mersinin farklı noktalarına yayılacak ortak bir organizasyon düzenleyerek ileriye taşıyabiliriz.

Bu kapsamda, İzmir’deki etkinliklere   Doğu Akdeniz, Suriye, Lübnan,  Mısır, Tunus’tan katılım sağlanması noktasında bizler bir takım destekler sunabiliriz. Böylece, İKPG’nin Akdeniz’deki ağının genişlemesi ve güçlenmesi adına köprü görevi görebiliriz.

Ayrıca bölgesel bir platform hedefi yanısıra, tüm Akdeniz ülkeleri arasında bir platform, deneyim ve performans paylaşım ağı oluşturulması odağı bugünden  düşünülmelidir. Bu dünya ve bölge siyasetine, kültürüne ve barış taleplerine önemli katkı sunacaktır.

Bu yazı izmir kültür platform girişimi yıllık 2015 ve Atak dergisinde yayınlanmıştır..!

bir yorum bırakın