Ülke olarak çok severiz zaten yemek yemesini. Hem biz karşılaştığımız insanlarla tanışırken önce memleketlerini sormaz mıyız? Sonra hangi memleketse şuyu meşhurdur, buyu meşhurdur ne de lezzetlidir tarzı muhabbetleri çok sevmez miyiz zaten? Yemek olmayan saatlerde de öğleye ne yesek akşama ne yesek diye düşünmez miyiz bütün gün? Hem gurmelik hem de açgözlülük vardır serde biraz bayılırız güzel yemek yemeye.

Sonra ritüellerimiz de vardır. Her sofraya oturuşumuzda direkt dalmayız tabakların içine herkes sofraya oturacak, ilk kaşığı büyükler alacak ve bir besmeleyle başlayacağız yemeğimizi yemeğe. Eski bir din-tarım toplumuyuz ne de olsa her zerresinde emek vardık tabaklarımızın her mevsim bereket için dua eder her toklukta şükür ederiz sofrada bulduklarımıza. Birkaç karış toprağın bir küçük sofranın ve birkaç kardeş ve büyük ailelerin oluşturduğu küçük dünyamızda büyük neşelerimiz vardı.

Fakat çok değiştik artık. Küresel bir restoranın çalışanı oluverdik son zamanlarda. Ne protein ne karbonhidratlar nede yağlar keser artık bizim açlığımızı… Global bir açlık hissediyoruz artık yemeğe dair. Buğdaydan arpadan gayrı kardeş kardeş birbirimizi yemek başka coğrafyadaki kardeşleri yemek madenleri yemek ırmakları dağları hatta ayı, gezegenleri yemek doyurmayacak artık midelerimizi.

Küresel bir restorana giriyoruz artık bastırmak için global açlığımızı.

Çok güzel bir restoran burası!

Etrafta süslü ışıklar dolu ve süslü kıyafetleri ile garsonlar benliklerini de sunuyor adeta bizlere!

Kurumsal anlamda çok iyi kurgulanmış, çok iyi örgütlenmiş sunumu harika bir mekân!

Farklı farklı locaların arasında kendimize en iyisini seçmeye çalışıyoruz. Kimisinin kapısında Birleşmiş Milletler yazıyor, kimisinde Avrupa Birliği, kimisinde ABD, kimisinde NATO. Her locada ayrı lezzetler he menüde ayrı coğrafyalar var. Fakat herkes bir partiye hazırlanıyor anlaşılan bütün şefler aynı menü üzerine kafa yormuş ve hepsi bu akşamki menü için işbirliği yapmışlar. Hem de demokrasi demişler bu partinin adına.

Mutfakta hummalı bir çalışma olduğunu içeriden gelen seslerden anlıyoruz. Kurşun, füze ve helikopter sesleri karıştırma işleminin devam ettiğine işaret ederken. İçeriden gelen taze et ve kan kokusu başlangıçların artık piştiğini gösteriyor. Bu restoran ürünlerin taze olmasına ve her sebzeyi, eti yetiştiği coğrafyada tüketmeye özen göstermesi ile meşhurdur aynı zamanda.  Şiiliği İran’da, Aleviliği Suriye’de, Sünniliği Filistin’de, Berberiliği Libya’da, Hıristiyanlığı Mısır’da ve sosyal adaleti bütün dünyada taze taze TÜKETMEK gerekir ne de olsa değil mi?

Üzerine fazlasıyla kafa yorulmuş menüler arasında karar vermekte hayli güçlük çekiyoruz. Fakat anlayamadığım bir şey varsa o da bir zamanlar sos olarak servis edildiğimiz bu sofrada bugün nasıl da rahatlıkla müşteri diye oturabildiğimizdir. Hemde bu sofranın bütün görgü kurallarına sağladığımız uyum da cabası… Tarihin üzerine ellerimizi sileceğimiz bezleri sermişiz, büyüklerin ilk kaşığı almasını beklemiş ve bize sunduklarına şükür etmek için çoğu projelere eşbaşkanlık etmişiz.

Sofralar kurulmuş, menüler hazır birazdan servis başlayacak:

Başlangıçlar menüsünde:  Libya, Mısır, Tunus var…

Ara sıcaklarda: Filistin, Suriye, İran, Malezya, Kuzey Kore var…

Ana yemek; Rusya, Çin ve Hindistan…

Ne denebilir ki?

Zehir zıkkım olsun!

bir yorum bırakın